Evet, biz âciz ve zayıfız ama çizgimizi koruduğumuz sürece inâyet-i ilâhiye gibi bir güç ve kuvvet kaynağımız var. حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ، نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصِيرُ“Koruyup kollayıcı olarak Allah bize yeter; O ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır.” kalesine sığınmışız. لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللّٰهِ“Gerçek güç ve kuvvet sahibi sadece Allah’tır.” zırhına bürünmüşüz. Cenâb-ı Hakk’a kulluğumuz, Hazreti Muhammed’e (aleyhisselâm) ümmet olmamız ve elimizde Kur’ân-ı Kerim gibi bir beraat fermanının bulunması bize yeter.
Hâsılı, büyüklüğün en önemli derinliği, büyük şeylere imza atmanın yanı başında, kendini küçük görmek ve gerçek konumunu hiçbir zaman hatırdan çıkarmamaktır. O hatırdan çıkınca, Cenâb-ı Hak insanın kolunu, kanadını kırar, ona gerçekte ne olduğunu gösterir. Öyleyse, biz yaptığımız vazifelerden dolayı kendimizi bir yerde göreceğimize, olduğumuzun ve olacağımızın peşine düşeceğimize, O’nun rızası peşinde yürümeliyiz. O’nun ululuğu var, O’nun azameti var, O’nun ceberûtu var. O bir kudret-i kâhire, bir irade-i nâmütenâhiye ve bir ilm-i muhît sahibidir. Dolayısıyla, O varken varlık iddia etmek, O’na ve hakikate karşı saygısızlıktır. Otuzuncu Söz’de; “Sâni-i Hakîm, insanın eline, emanet olarak, rubûbiyetinin sıfât ve şuûnâtının hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak işârat ve numuneleri câmi bir ene vermiştir; tâ ki, o ene bir vâhid-i kıyasî olup, evsaf-ı rububiyet ve şuûnât-ı ulûhiyet bilinsin.” dendiği gibi, “ene” sadece O’nu gösteren bir aynadır; O’nu görmek, O’nu bilmek, O’nu duymak ve O’nu hissetmek esastır.4
Dipnotlar
- 4 Bediüzzaman, Sözler s.584 (Otuzuncu Söz, Birinci Maksat).