Bu açıdan, kendini dine ve öz değerlerimizin tanıtılmasına adamış insanlar, hem takdir edildiklerinde hem de değişik isnatlarla karalandıklarında asla tavır değişikliğine girmemeliler. Ne maddî ne mânevî ne dünyevî ve ne de uhrevî, herhangi bir parlak ve câzip şey karşısında, bu câzibedar işi terk etmemeliler. Çünkü bu çok önemli bir meseledir. Bu vazifeden beklenen de, sadece inandırma değildir. Rabbimiz’in adını duyurma, İslâm’a karşı azıcık sempati uyarma ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nu belli ölçüde tanıtma bile çok kıymetli bir iştir. Size yeminle teminat veririm, ben, iki-üç insana Allah’ı ve Resûlullah’ı tanıtmayı cihan hükümdarlığına tercih ederim. Bu sözle hem kendi içimi seslendiriyor hem de arkadaşlarımın gönlüne tercüman oluyorum, onların da farklı düşünmediklerine inanıyorum. Öyleyse, hiç yılmamalı, asla bıkmamalı; kat’iyen “yeter” dememeli; bir gün bir beldede anlatacak kimse ve anlatılacak mesele kalmasa, karanlıkta kalan tek insanın bulunduğu başka bir ülke varsa kalkıp oraya da gitmeli; bir mum da ona götürmeli. Ayrıca, bu niyet ve gayretlerin neticesinde Cenâb-ı Hakk’a ait ve insanların bilemeyeceği, meçhul bir takdir vardır; dünyevî ve uhrevî başka beklentiler sebebiyle bu işten el çekmek Cenâb-ı Hakk’ın takdirini beğenmeyerek daha aşağılara inmek demektir.