İçeriğe geç

Dihyetü’l-Kelbî Hazretleri, Peygamber Efendimiz tarafından Roma İmparatoru’na elçi olarak gönderilip Heraklius’a davet mektubunu götürdüğünde, o kadar aşk u heyecanla dolu ve o denli coşkuluydu ki, onun bu hâline vurulan Heraklius “Bilmem ki, tebliğ için yollara düşerken ve çöle açılırken, Hazreti İsa’nın havarileri de bu kıvamda ve bu celâdette miydi?” diyerek hayranlığını ifade etmişti. Dihyetü’l-Kelbî, tâ Heraklius’un ülkesine kadar gitmeseydi onlar nereden bileceklerdi hak dini? İmparatorun piskoposu o yüce sahabiyi tanımasaydı, iman ufkunu nasıl yakalayacak ve nasıl gaybî biat edecekti Allah Resûlü’ne?

Seleflerin Yolunda

Allah Resûlü ve onun ashabı, gönüllere girmek için her fırsatı kullandılar; yaptıkları toplantılarla, verdikleri ziyafetlerle insanlara yakın oldular ve daha sonra da davalarını anlattılar. Ayaklarına gelinmesini hiç beklemediler, hep muhtaçların ayağına onlar gittiler. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sahabe-i kiram öyle yaptığı gibi onları takip eden dönemlerde Raşit Halifeler, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn asrında yaşayanlar da aynı şekilde davrandılar. Fetihlerde bile, Müslümanlar kilise ve havraları yıkmadılar, azınlıkların haklarına asla dokunmadılar, hiçbir zaman vicdan hürriyetine kısıtlama getirmediler, düşünce hürriyetini tahdit altına almadılar. Selahaddin Eyyubî’ler, Alparslan’lar, Kılıçarslan’lar ve daha sonra Fatih’ler, Yavuz’lar, Kanuni’ler hep böyle davrandılar. Sıyanet kanatlarını açıp yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak herkesi himaye ettiler ve onlar varken kimseye zarar gelmesine meydan vermediler. Güçleri yettiği sürece, din, dil ve ırk ayrımı yapmadan herkesi korudu ve kolladılar.

266