İçeriğe geç

Diğer taraftan, inanç sistemimiz, ibadet ü tâatlerimiz, ahlâk anlayışımız ve sosyal münasebetlerimiz bir yönüyle bizim kimliğimizin tezâhürleridir. Biz bunları eda ettiğimiz zaman kim olduğumuzu ortaya koymuş oluruz. Onları ihmal ettiğimiz, görmezden geldiğimiz takdirde, biz de bütün bütün özümüzden uzaklaşır ve kimliksiz hâle geliriz. Yani biz, kendimizi bir yerde zannetsek, bir düşüncenin temsilcileri gibi görsek de, eğer o yerin ve o düşüncenin gereğiyle amel etmiyorsak, hiç farkına varmadan bizim boş bıraktığımız şeylerin yerlerine başka düşünceler, başka anlayışlar, başka kültürler gelip oturuverir.. Allah muhafaza, hiç farkına varmadan birkaç yüzlü insanlar oluveririz. Günümüzde bu akıbete uğramış nice insan vardır ki, onlar bir yönleriyle Hristiyan, bir yönleriyle Yahudi ve diğer bir yönleriyle de âdeta Budist gibidirler. Evet, dini bir bütün olarak görmeme ve onun vaz’ettiği esasları kimliğin bir buudu olarak kabul etmeme yozlaşmayı, özden uzaklaşmayı ve kimliksiz yaşamayı da beraberinde getirir.

Hâl Dili ve Hâlimiz

İslâm’da esas olan ameldir, davranıştır. İnsanlara tesir eden husus da hâldir, tavırlardır. Bana göre, insanın, sükûtuyla, hâliyle, tavırlarıyla, davranışlarıyla, bakışlarıyla, hatta, kulak kabartışıyla, dudaklarını hareket ettirişiyle, yüzündeki işmizazlarıyla veya sevinç çizgileriyle ifade ettiği, edeceği mânâların muğlak ve müphem yanlarını açmaya matuf olmanın dışında sözlerin hiçbir kıymeti yoktur. Hatta bu sözler, gözyaşlarıyla ve iç dökülerek ifade edilse bile kıymetsizdir. Onun için, velilerde söz yoktur; hak dostları tavır ve davranışlardan hâle yürürler.. mârifete hâl ile erer, mârifete hâl ile erdirirler. Onlar ashab-ı hâl; söz ebeliği yapıp kendini laf kalabalığına boğanlarsa ashâb-ı akvâl veya makâldir.

135