İçeriğe geç

Hani hep deriz ya: “Çok güzel hutbeler dinledim, büyük hatiplerin sözlerine kulak verdim. Artık kulaklarım doydu. Fakat, gözlerim aç. İslâm’ın lafını eden değil, onu yaşayan insan görmek istiyorum.” Maalesef, sözler, söz söyleyenden bîzâr. Hutbeler, hatipten bîzâr. Vaaz u nasihatlar vâizden bîzâr. Kimse kırılmasın, ben kendimi de dahil ederek söylüyorum. Namaz kılan, Kur’ân okuyan, camide saf tutan insanların çehrelerinde haşyet görmüyorum. Allah’ın huzurunda duruyor oluşumuz halimize aksetmiyor, haşyet yok duruşumuzda. Kalbler ölmüş âdeta. Saflar arasında müteharrik mezarlar gibi kıpırdanışlar durumumuza tam uyuyor. Bir cenaze yatıyor, kalkıyor, eğiliyor ve doğruluyor; çoğumuz cenaze gibi Allah huzuruna geliyor ve cenaze gibi gidiyor. Ve dolayısıyla da Müslümanlar adına iyi bir görüntü olmuyor, hâlimiz kimseye bir şey ifade etmiyor.

Bu ifadelerim mü’minler hakkında suizansa, Rabbimden affımı dilenir, sizden de özür dilerim. Reyhânî kadınları taşladığı bir yerde, “Duyarsa kadınlar taşlarlar seni / Kimisi bilir dini imanı / Asiye, Meryem gibi sultana benzer.” der halk ağızıyla. Aramızda dini-imanı iyi bilen, Ebû Bekir, Ömer gibi sultana benzeyen insanlar da vardır. Namaza başladığı andan itibaren, onun her saniyesinde şuuruna, benliğine namazı duyurarak eda eden üç-beş insan da vardır mutlaka. Ama genel manzara bende mü’minlerin bir boşlukta dönüp durduğu hissini uyarıyor. Nice kimseler var ki, camide de olsalar çok boşlar, çok ürpertisiz yaşıyorlar, çok gâfiller. Namazı bile esneyerek eda ediyorlar. Namaz hayatları döşek hayatlarına denk gidiyor. Ama döşek hayatlarına, ibadet ü taat havasını taşımaları söz konusu değil. Namazda dururken döşeği yanlarına getiriyorlar; fakat, döşekte de Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ufkunu yanlarına alamıyorlar. Merhum Mehmet Âkif diyor ya;

141