Burada şu hususa temas etmekte de yarar görüyorum: İslâmiyet bir bütündür; yani, usûlünden furûuna kadar onun esasları hepsi birden eda edildiği zaman, insana vaad ettiği şeyler –dünya ve ukbâ adına beklenen semereler– elde edilir. Zarûrîyât, hâcîyât ve daha berisindeki onların tekmîliyâtı, tahsîniyâtı diyebileceğimiz hususların bile insanın mânevî ve ruhî hayatı üzerinde çok büyük tesirleri vardır. Biliyorsunuz, İmam Şâ’rânî diyor ki; “Bînamaz bir adamla yarım saat otursam kırk gün namazımın feyzini duyamıyor, ondan lezzet alamıyorum” Şimdi bu teferruâta âit bir meseledir.. belki çoğunuz kendinizi mecbur hissederek, sadece bînamaz değil, iman ve itikattan nasipsiz kimselerle dahi aynı atmosferi paylaşmakta bir mahsur görmüyorsunuz. Diyorsunuz ki; “Başka türlü nasıl emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker yaparız, nasıl Allah’ı henüz ölmemiş her vicdana duyururuz!..” Böyle yüksek bir niyete makrûn olarak öyle bir ortamda bulunmanız söz konusu değilse, dininizi, milli değerlerinizi anlatma gibi bir niyete sığınarak, bir yönüyle kendinizi o niyetinize emanet ederek öyle bir işin içine girmiyorsanız, füyûzat hisleriniz gerçekten ölür gider. Ölür gider de, artık namazları âdeta geçiştirir, başınızdan atıverirsiniz, sabah namazına zor güç kalkarsınız; Allah’a karşı mükellefiyetlerinizi, yeme içme gibi nefsinizin, arzularınızın, iştihalarınızın gerektirdiği şeyler kabilinden eda edemezsiniz, angarya gibi yerine getirirsiniz. Hiç farkına varmadan özünüze zarar şerarelerle kavrulur gidersiniz. Düşünün, eğer füruâta ait bir mesele bile füyûzât hislerini o kadar alıp götürüyorsa, çok önemli, çok hayatî şeylerdeki ihmaller, tekâsüller, gaflet veya dalâletler insanı nasıl mahrum hale getirir acaba?!..