İçeriğe geç

İsterseniz verdiğimiz misal üzerinden konuyu bir nebze daha açmaya çalışalım. Diyelim ki, bugün siz, gökler ötesinin insanlığa armağanı olan semavî değerler manzumesine yürekten inanıyor, onları hakikaten vicdanınızda derinlemesine duyup hissediyorsunuz. Tabiî böyle bir imanın neticesi olarak o değerler manzumesini bir karasevda hâlinde bütün cihana duyurma arzusundasınız. Bunu yaparken de ne propaganda, ne misyonerlik yapma ve ne de dininizi başkalarına dayatarak âlemin dininize girmesini sağlama gibi bir gayeniz söz konusu değil. Zira inandığınız o dininizi, tavır ve davranışlarınızla kendi renk ve deseniyle ortaya koyamadığınız takdirde, yapılan iş kendinizi kandırmaktan başka bir sonuç vermeyecektir! O sebeple size deniyor ki, bırakın anlatacaklarınızı davranışlarınız ifade etsin. Davranışlarınızdaki kemal, karşı tarafın vicdanında tesir icra etsin. Size bakanlar; tavır ve davranışlarınızda, oturup kalkışınızda, bakış ve konuşmalarınızda hep Allah’ı hatırlasın, hep “Allah” desin; desin ve “Bu insanlar boş değil, bunlar adımlarını boşa atmıyorlar.” düşüncesi muhataplarınızın gönlünde mayalansın. İşte böyle sağlam kaidelere ve sağlam bir blokaja emanet edilen şeyler, Allah’ın izni ve inayetiyle Richter ölçeğine göre on şiddetinde bir zelzele bile olsa yıkılmazlar. Fakat en beliğ ifade ve beyanlara dayandırılsa da temsille derinleştirilemeyen bir irşad ve tebliğin üç şiddetinde bir zelzele ile dahi altı üstüne gelebilir. Dolayısıyla denilebilir ki, söz çok önemli değildir. Söz, tavır ve davranışın ifadesi olması itibarıyla izafî bir kıymeti haizdir. Ancak tabiata mâl olmuş, tabiatın bir derinliği hâline gelmiş temsildir ki, başkalarında büyük bir merak uyandırır ve müessir olur. Meselâ siz arpa kadar olsun hiç mi hiç harama elinizi sürmezsiniz. Hatta şiddetli ihtiyacınız olduğu zaman dahi aynı iradeyi ortaya kor, aynı tavrı gösterirsiniz. Bu bir olur, iki olur, üç olur… ve nihayet sizin bu hâliniz başkalarının nazar-ı dikkatini celbeder. Hani Seyyid Tâha ve Hacı İlyas’la beraber Hazreti Pîr Haliç’ten geçerken başını öne eğer ve nazarlarını hep kayıt altında tutar. Bu durum karşısında Seyyid Tâha ve Hacı İlyas taaccüplerini ifade edince Hazreti Üstad onlara şöyle cevap verir: “Lüzumsuz, geçici, günahlı zevklerin âkıbeti elemler, teessüfler olmasından, istemiyorum.”3

93