Bazıları taayyün-ü evveli, Hazreti Zât’ın Kendi zâtına tecellîsi şeklinde anlamış ve herhangi bir na’t, tavsif ve resme mesâğın olmadığı bu taayyüne “Hazreti Ehadiyet” demişlerdir. Bu yaklaşım, Zât-ı Hak’la beraber herhangi bir şeyin bulunmaması mânâsına gelmektedir ki, كَانَ اللّٰهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْءٌ“Allah vardı ve beraberinde hiçbir nesne yoktu.”2 şeklinde şerefsudûr olan beyan-ı nebevî de “Zât-ı Baht”ı işaretleyen bu hakikati ifade etmektedir. Aslında, vücud-u Hak’tan başka hiçbir mevcudun söz konusu edilemediği bu mertebede taayyün keyfiyetiyle alâkalı bir şey söylemek de çok zor olsa gerek…
Zât-ı Baht’ın veya Ehadiyet-i Zâtiye’nin “min haysü’t-tecellî” Hazreti Ehadiyet’ten –bi gayri keyf– tenezzül ile Hazreti Vahidiyet ufkunda tulûu aynı zamanda taayyünlerin de hecelenmeye başlandığı bir zirvedir. Ufkumuzu aşan o aşkın “taayyün-ü vücudî” ve “taayyün-ü ilmî”yi ancak bu mertebeden sonra “min gayri keyfin, min gayri idrakin ve min gayri darbin min misalin” mahiyet-i müpheme bir icmal ve bir program şeklinde düşleyebiliriz; daha doğrusu düşleyebilenler düşleyebilirler. Tecellî veya taayyün-ü sânî de denen bu mertebede ruh, âyân-ı sâbite ve misalî vücutlar, dayandıkları esmâ-i ilâhiye vesayetinde Levh-i Mahfuz-u Hakikat’teki plan ve projeler çerçevesinde “kudret ve irade” tezgâhından geçerek “tekvîn”de nefeslenirler.
Dipnotlar
- 2Bkz.: Buhârî, bed’ü’l-halk 1, tevhid 22; İbn Hibbân, es-Sahîh 14/11.