Muhyiddin İbn Arabî ve o meslekte yürüyenler, Hakikat-i Muhammediye’den ibaret kabul ettikleri taayyün-ü evveli, ilim ufkuna bağlı sıfât-ı sübhaniyenin icmalinden ibaret saymışlardır. Selefleri ve halefleri ile İmam Rabbânî yörüngesinde varlık ve mâverâ-i kâinatı temâşâ edenler ise, taayyün-ü evvele taayyün-ü vücudî nazarıyla bakmış ve onun merkez noktasını da Hakikat-i Muhammediye’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) tuttuğunu söylemişlerdir. Bu itibarla da onlar, “Hazreti Zât’ın hubb-u zâtı ve taayyün-ü vücud düşünülmeden varlığı düşünmek mümkün değildir.” demişlerdir. O bir asıldır; o merkez etrafındaki farklı taayyünlerle alâkalı değişik daireler o nur-u âzam karşısında birer zıll mesabesindedirler. Bütün ruhî, misalî, cevherî, arazî ve cesedî taayyünler, ziyasını O’ndan alan birer misbah konumundadırlar. Bûsîrî ne hoş söyler:
“Nebilerin getirdiği bütün mucizeler ancak O’nun nurundan onlara ulaşmış harikalardı. Zira, O bir fazilet güneşiydi; diğer enbiyâ-i izâm ise (güneş batınca) karanlıkta nurlarını izhar eden yıldızlar gibiydiler.”13
O’ydu gaye varlık ve öteler ötesinde muhaverelere konu biricik mevcut.. O’ydu yokluğun bağrında ilk kızaran gül.. O’ydu şu bağistan-ı cihanı velveleye veren bülbül.. O’ydu muktedâ-i ekmel ve rehber-i küll ve O’ydu “amâ” üzerindeki ince tül.
Dipnotlar
- 13el-Bûsîrî, Dîvânü’l-Bûsîrî s.242.