İçeriğe geç

Burada meseleyi daha fazla ileriye götürmeden, bize mâverâ-i tabiatımızın teşne bulunduğu soluklarla Hakikat-i Ahmediye ve Muhammediye’yi (aleyhi ekmelüttehâyâ) dillendiren Şeyh Gâlib’in o enfes mısralarıyla son noktayı koymak istiyorum:

“Sultân-ı rusül, şâh-ı mümeccedsin Efendim,
Bîçârelere devlet-i sermedsin Efendim,
Dîvân-ı ilâhîde ser-âmedsin Efendim,
Menşûr-u “le’amrük”le14 müeyyedsin Efendim;
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim,
Hak’tan bize sultan-ı müebbedsin Efendim.
Hutben okunur minber-i iklîm-i bekâda,
Hükmün tutulur mahkeme-i rûz-i cezâda,
Gülbang-ı kudûmun çekilir Arş-ı Hudâ’da,
Esmâ-i şerîfen anılır arz u semâda;
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim,
Hak’tan bize sultân-ı müeyyedsin / müebbedsin Efendim.”
اَللّٰهُمَّ عِنَايَتَكَ وَرِعَايَتَكَ وَحِفْظَكَ وَشَفَاعَةَ نَبِيِّكَ عَلَيْهِ الصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ،

وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَى اٰلِهِ وَأَصْحَابِهِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ.

229