İçeriğe geç

Ehlullah, hakikati üç nevi olarak ele almış ve o çerçevede tahlil edegelmişlerdir: Bunlardan birincisi, hakikat-i mutlaka-yı fa’âle-i vâhidedir ki, bu bizâtihî Vücûd-u Vâcib demektir. Ona aynı zamanda Zât-ı Baht, Hazreti Vücud da diyebiliriz. İkincisi, hakikat-i mukayyede-i sâfiledir ki, o da feyiz ve tecellî yoluyla âlem-i vâhidiyet ü ehadiyetten gelen füyûzâtla vücûd-u âriye ihraz etmiş bulunan, gördüğümüz-göremediğimiz bütün âlem/âlemler hakikatidir. Üçüncüsü ise, o öyle bir levha-yı câmiadır ki, mutlak ile mukayyedin hem tecellî hem de zuhûrunun birleşik noktası olma gibi hususiyetiyle fiil ü infiâl arasını, tesir ile teessür münasebetini iç içe aksettiren bir hakikat-i ulyâdır. Bu yüce hakikatin muhtelif mir’âtlara aksi, ruh ve vicdanda duyulup hissedilmesi, bir yönüyle mutlak diğer yönüyle de mukayyettir.. ve âdeta bu hakikatin deseninde, hem mülk âlemine ait hem melekût eb’âdıyla alâkalı hem de eb’âda sığmayan, fizik ve melekût ötesi buudlara bakan bir kısım çizgi ve emarelerin bulunduğu söz konusu gibidir. Herhalde işârî anlamda “Ben onlarıngören gözleri, işiten kulakları, tutan elleri… olurum.”1 beyanı, bu ıtlak içindeki takyîdi aksettirmektedir.

Hakikat-i Muhammediye; kendi ufku itibarıyla hakikî insan-ı kâmil olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü tahiyyat) Efendimiz; akl-ı küll, nur-u evvel ve kalem-i evvel olmaları açısından da bütün enbiya u mürselîn, evliyâ u asfiya u mukarrabîn hazerâtının serkârıdır. Hakikat-i ilâhiye, –min gayri keyfin ve idrâkin– bütün nurların, ziyaların biricik mercii, bütün kevn ü mekânların ve daha ötelerin nuru; Hakikat-i Muhammediye ise ışığını ondan alan nuranî bir ma’kes, hususî bir meclâ ve samedânî bir âyine-i şulefeşândır.

224