Esmâ-i hüsnâ tevkîfîdir diyenler, Kitap ve Sünnet-i Sahiha’da rivayet edilenlerin dışındaki herhangi bir ismi Cenâb-ı Hakk’a nisbet etmeyi uygun bulmamışlardır. Böyle bir tesmiyeyi uygun bulmamanın yanında, esmâ-i hüsnâdan addedilen isimlerden, müstakillen zikredildiklerinde Kur’ânî Zât-ı Ulûhiyet mülâhazasına uygun düşmeyen veya edebe münafi görünen esmâ ile de O’nun anılmasını tasvip etmemişlerdir. Bu cümleden olarak, “Züntikam”, “Dârr”, “Cebbâr”, “Kâbız”… gibi isimleri müstakillen zikretme yerine “Azîzün Züntikam”, “Dârr u Nâfi’”, “Kâbız u Bâsıt” demeyi tercih etmişlerdir. Kudretin umûr-u hasiseye mübaşeretine karşı esbabın vaz’edilmesi esprisiyle diyebiliriz ki, Zât-ı Ulûhiyet mülâhazalarında mü’minler her zaman edeb dairesi içinde hareket etmeli, saygılı olmalı ve hep hürmet hissiyle oturup kalkmalıdırlar. Allah, her şeyi yaratandır ama, onlar bu konuyu tâmime bağlamalı ve müstakillen “Hâlıku’l-hınzîr”, “Hâlıku’l-kıred”… gibi ifadelerle üslûp bozukluğuna düşmemelidirler. Vâkıa, böyle bir tenzihte de aşırılığa girerek Mutezile gibi, “Allah habâisi, çirkin şeyler ve kabîh işleri yaratmaz.” deme ifratına da düşülmemelidir. Zira, hayrı da şerri de yaratan O’dur; çirkinliklere gelince onlar sebebiyet verenlere aittir ve onlara nisbet edilir. Böyle bir yaklaşım, sıfât-ı mâneviyeyi gözetmenin yanında, ilâhî şe’n, evsâf ve esmâ-i ilâhiyenin ahkâmına da riayet etmenin gereğidir: Bir kere Allah, hem azamet ve izzet sahibi hem Rahmânu’r-Rahîm, hem Kâhir hem Hakîm, hem Şedîdü’l-ikab hem Sabûr, hem Celîl hem Cemîl, hem Âdil hem de Halîm’dir. O’nun hakkındaki mülâhazalar hep bu tür nuût-u ilâhiye ve esmâ-i sübhaniyeden hâsıl olan umumî mânâ ve mazmun çerçevesinde değerlendirilmelidir.