Bir kısım mutasavvıfîn ve mütekellimîn, esmâ-i ilâhiyeyi, kâinat, eşya ve insan hakikatinin esası görmüş; hatta, hakikî “hakaik-i eşya” ilâhî isimlerden ibarettir, diyerek esmâ-i hüsnâya oldukça farklı bir yorum getirmişlerdir. Bunlara göre bütün varlık ve içindekiler birer mecâlî ve memerrden ibaret oldukları gibi, insan ve diğer varlıkların iradî ve gayri iradî davranışları da –şart-ı âdi planında kasd u azmin yer ve mevcudiyeti mahfuz– ilâhî isimlerin farklı tecellîlerinden ibarettir. Öyle ki onlara göre cismaniyet bir madde yığını, isimlerse birer ruh mesabesindedir. Onlar O’nun esmâsı, bütün varlık da bu esmânın değişik tecellîler çerçevesinde tecellî alanı ve mezâhiridir. Bu tecellî ve tezahürlerin tayin ve teşhisine ve hele bu mübarek esmânın birer hicap ve birer nikap bulundukları Zât-ı Ecell ü A’lâ mülâhazasına gelince, işte orada bize, derin bir temkin hissiyle tevakkufa geçip, Ehl-i Sünnet ulemâsının dediği gibi, “Aklına ne gelirse Allah onun gayrıdır.” veya İmam Rabbânî yaklaşımıyla, “O senin aklına gelen her şeyin ötesinin ötesinin… ötesindedir.” demek ve derince bir hayret mülâhazasına dalmak düşer. Bu konuda, his, heva veya “akl-ı meâş”tan –bu tabir İmam Gazzâlî’ye aittir– gelen bir kısım dürtüler kalb ve ruh atmosferimizi bozup bulandırsalar da biz, “İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez / Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.” (Ziya Paşa) der ve hep kendi düşünce atlasımızın sınırları içinde kalmaya çalışırız.