Cismanî zevkler, doyma noktasına ulaşınca, insanda onlara karşı bir alâkasızlık meydana gelmesine mukabil, ruhanî zevklerde sürekli bir ataş (susuzluk) hâli yaşanır. Buna; hiç eksilmeyen bir zevkle içtikçe içme arzusu da diyebiliriz. Öyle ki sâlik, mürşid-i kâmilin söz ve davranışlarıyla onun ruhuna boşalttığı ilâhî mevhibelere karşı “Daha yok mu?” diyerek her zaman yolda ve tetikte olma hâli ve vicdanın mârifet, muhabbet ve zevk-i ruhanî adına nâmütenâhiye açılma keyfiyetidir ki, böyle bir vicdan, daha doğrusu onun en birinci rüknü olan kalb, kurb-u mutlaka ulaşacağı ana kadar sürekli “Sen’i, Sen’i!” der durur.. gün gelip de bütün bütün cismaniyet hapsinden kurtularak, bedenin ağırlıklarından sıyrılır.. kalb ve ruhun semalarında, zaman ve mekân-üstü olma mazhariyetiyle, hemen her lahza ataş ve şürb arası gelir gider ve aralanan kapıların ardına kadar açılmasını intizar etmeye başlar.
Bir de mürîd ve sâlik, murad ve mahbub hâline geliverince artık O’nun ziyasıyla nurlanır.. O’nun boyasıyla boyanır.. derken “Sübühât-ı Vech”in mâsivayı bütün bütün yakıp kül etmesiyle varlığın gerçek mahiyeti zuhur eder; değişik ahvâl ve televvünler aşılarak, her lahza “Muhavvilü’l-ahvâl, Kesîru’n-nevâl, Hâliku cemii’l-ef’âl” unvanıyla, “bî kem u keyf” Zât-ı Vâhid-i Ehad duyulup hissedilmeye başlar ki, Hz. Mevlâna aşağıdaki mısralarıyla bu ufka işaret eder: