İçeriğe geç

Evet, Hz. Musa, peygamberlik emarelerinin peşi peşine zuhur ettiği bir sırada, “son nokta” deyip köpük köpük bir iştiyakla; “Rabbim göster (cemalini) bakayım Sana.”1 diye inlemiş; hikmetle gürleyen lisan-ı kudret de: “Sen asla Beni göremezsin!”2 mukabelesinde bulunmuştu. Yani, sen nasıl Beni görebilirsin ki, henüz “أَرِنِي” perdesinin verâsında ve ikilik kaydıyla mukayyet bulunuyorsun.. oysaki, sen, O’nun varlığının nurunun bir gölgesisin. Eğer, فَبِيَ يُبْصِرُ“Benimle Beni görür.”3 ufkuna yükselebilirsen; işte o zaman –لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ“Gözler O’nu ihata edemez.”4 hakikati mahfuz– Beni görebilirsin. Evet bakmak istediğinde, varlık dağına yokluk bakışıyla bakmalısın ki, tecellî vaktinde varlık dağı olduğu gibi kalsın ve sen de göreceğini görebilesin. Heyhât ki, böyle bir şeye Hz. Ahmed ü Muhammed’den başkası mazhar olabilsin..! Derken iştiyaka cevap, taleb-i rü’yete ret sadedinde Hazreti Rab, Tûr veya mahiyet-i Musa’ya tecellî etti; etti de Tûr veya Hz. Musa, yahut ikisi birden sarsıldı ve yerle bir oldular. Ders-i irşad bitip de Hz. Musa, rubûbiyet tecellîsinin satvetiyle içine düştüğü mahiyet-i beşeriye baygınlığından uyanınca: “İlâhî! Seni lisan-ı kudsî ile takdis ve noksan sıfatlardan da tenzih ederim. Ben artık, bütün bütün ‘fenâ fillâh’ ve ‘bekâ billâh’ mülâhazasıyla Sana müteveccihim. Bizler Sen’i enaniyetimizin zulümâtıyla değil, ancak Sen’in Zât’ının nurlarıyla müşâhede edebiliriz. Ve ben bunun böyle olduğuna ilk îmân edenlerdenim.” dedi. Sözün özü:

عِشْقِ جَان طُور آمَدْ عَاشِقا……طُور مَست وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقًا

“Aşk, Tûr’un cânı mesabesinde oldu.. ve Tûr âşıkâne mest olunca, Musa da bayılıp yere yıkıldı.”

Tecellî-i rubûbiyetin birkaç perdesi vardır:

112