“İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi), günü gelince yine o gurbete avdet edecektir. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun.!”3 Farklı bir rivayette: اَلَّذ۪ينَ يَزِيدُونَ إِذَا نَقَصَ النَّاسُ ilavesi söz konusudur ki; “Halk îmân ve takva açısından zaaf gösterdiği o gurbetler gününde onlar, keyfiyet olarak sürekli köpürür dururlar.” nurefşân beyanıyla her devrin kudsîlerini nazara verir.
Erbab-ı hakikat, gurbeti, daha çok, vicdanlarıyla duyup bildikleri, sezip sevdikleri, hatta bir mânâda sürekli maiyyet solukladıkları hâlde cismaniyet berzahında yaşamaktan ibaret görmüş ve yolda bulunmanın gereği, bir taraftan dişlerini sıkıp ona katlanırken, diğer taraftan da vicâhînin revh u reyhânına ve “meydân-ı tayarân-ı ervâha uçmaya” hazır bulunmuş, hatta bunun için hep çırpınıp durmuşlardır. İşte böylesi âriflerin bir anayurt kabul ettikleri ruhanîler otağından ayrı düşüp, dünyevî berzahlarda, hasret ve hicranlar içinde bulunmalarını ifade sadedinde her zaman:
“İşit neyden nasıl hikâyet eder; durmuş ayrılıktan şikâyet eder.” (Mesnevî) demiş ve bu iç içe gurbetlerini dile getirmişlerdir. Zannediyorum, Bilâl-i Habeşî Hazretleri, kendisine dâr-ı bekâ ufku göründüğü esnada: “Ben gurbetten asıl vatana gidiyorum…” türünden söylediği sözler de yine bu hasret ve bu özlemin ifadesiydi…
Evet herkes derecesine göre, kervanların konup göçtüğü bir saray mesabesindeki bu dünyaya garipler gibi gelip konaklar ve henüz üzerinden gurbet duygusunu atma fırsatını bulamadan da çarçabuk kapı dışarı edilir. Bundan ötürü de, ruhunda ötelerin özlemini duyanlar ayrı bir gurbet; “malı, mülkü, safası fâni hulyâ” bu dünyaya dilbeste olanlar da ayrı bir gurbet ızdırabıyla hep kıvranır dururlar.. evet bu dünyada:
Dipnotlar
- 3 Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/177, 222; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/83.