“O bazen Leylâ urbasıyla tenezzül etti bazen de Mecnûn suretinde şereflendirdi. Sevgili, halvethâneden dışarı adım atınca, içerinin süsü-ziyneti de ayân-beyan ortaya çıktı.” diyerek fenâ fillâh ufkuna ermiş bir sâlikin, “vücud-u mevhibe-i rabbaniye” ufkuyla, varlığı bir ayna gibi görüp, her şeyde kendini temâşâ etme sekir ve istiğrakını dile getirmektedir.
Böyle zirvelerde dolaşan bir istiğrak eri, tevhid ihsaslarını, zevk u şevk hâlâtını, maiyyete mazhariyetini ve O’nu duyma heyecanını bazen bağırıp haykırarak, bazen bayılıp kendinden geçerek, bazen de kendini raks ve tevâcüde salarak seslendirir ki, bunların hemen hepsi seyr u sülûkun, kalbin derece-i hayatında sürdürülmesi esnasında yaşanır ve duyulur. Bu engin deryanın müstağrak gavvaslarından biri, gönlündeki vecd ve tevâcüd tufanıyla çevresine şöyle boşalır:
Ayrıca, sâlike taalluk eden yanları itibarıyla da fenâyı şu bölümler içinde mütalâa etmişlerdir:
1. Halktan gelecek korku ve onlara karşı duyulan beklenti hislerinden tecerrüd etme mânâsına “fenâ-i halk.”
2. Bütün şahsî istek ve arzulardan sıyrılma anlamında “fenâ-i hevâ.”
3. İradenin, Hakk’ın murad ve meşîeti karşısında erimesi demek olan “fenâ-i irade.”