İçeriğe geç

“O bazen Leylâ urbasıyla tenezzül etti bazen de Mecnûn suretinde şereflendirdi. Sevgili, halvethâneden dışarı adım atınca, içerinin süsü-ziyneti de ayân-beyan ortaya çıktı.” diyerek fenâ fillâh ufkuna ermiş bir sâlikin, “vücud-u mevhibe-i rabbaniye” ufkuyla, varlığı bir ayna gibi görüp, her şeyde kendini temâşâ etme sekir ve istiğrakını dile getirmektedir.

Böyle zirvelerde dolaşan bir istiğrak eri, tevhid ihsaslarını, zevk u şevk hâlâtını, maiyyete mazhariyetini ve O’nu duyma heyecanını bazen bağırıp haykırarak, bazen bayılıp kendinden geçerek, bazen de kendini raks ve tevâcüde salarak seslendirir ki, bunların hemen hepsi seyr u sülûkun, kalbin derece-i hayatında sürdürülmesi esnasında yaşanır ve duyulur. Bu engin deryanın müstağrak gavvaslarından biri, gönlündeki vecd ve tevâcüd tufanıyla çevresine şöyle boşalır:

Ben ol şahbâz-ı aşkım ki,
Dû âlemde mekânım yok;
Ben ol ankâ-i sırrım ki,
Özümden hiç nişanım yok.
Lihâz-u hâcible dû cihanı
Eyledim hoş sayd,
Temâşâ eyle bil ânı ki,
Tîrim yok kemânım yok.
Ben oldum her lisanı
Gûş ile gûyâ ve sâmi’,
Acebtir bundan artık kim
Kulağım yok lisânım yok.

Ayrıca, sâlike taalluk eden yanları itibarıyla da fenâyı şu bölümler içinde mütalâa etmişlerdir:

1. Halktan gelecek korku ve onlara karşı duyulan beklenti hislerinden tecerrüd etme mânâsına “fenâ-i halk.”

2. Bütün şahsî istek ve arzulardan sıyrılma anlamında “fenâ-i hevâ.”

3. İradenin, Hakk’ın murad ve meşîeti karşısında erimesi demek olan “fenâ-i irade.”

148