“Pak ve nezih insanları kendine kıyas etme! Her ne kadar yazılışta şîr (süt) şîr (aslan)e benzese de (aynı değildir). Eğer bir kâmil insan toprağı (avucuna) alsa altın olur; eğer nâkıs biri de altını (eline) alsa kül olur.”
Sofiye nezdinde fenâ; aşağıdaki taksim içinde ele alınagelmiştir:
1. Fenâ-i ef’âldir ki; bu ufka ulaşan hak yolcusu, her nefes alış-verişinde “hakikatte Allah’tan başka fâil yok” gerçeğini mırıldanır durur; acz, zaaf, fakr ve ihtiyaçlarının çehresinde, hep O’nun güç, kuvvet ve servetinin emarelerini müşâhede ederek sürekli vicdanının enginliklerinden yükselen nokta-i istinad ve nokta-i istimdadın sesiyle-soluğuyla yaşar.
2. Fenâ-i sıfâttır ki, bu zirveye ulaşan sâlik; bütün hayatların, ilimlerin, kudretlerin, kelâmların, iradelerin, sem u basarların O’nun sıfât-ı sübhaniyesinin birer şuâı, birer tecellîsi ve birer aks-i nuru olduğunu duyar, zevk eder ve bütün “havl” ve “kuvvet”inden teberride bulunarak, esmânın arkasında Müsemmâ-i Akdes’in şuaâtıyla medhûş ve sıfatların verâsında Mevsûf-u Mukaddes’in ihsaslarıyla mütehayyir, “bî kem u keyf” hep vuslat-ı tâmme hulyalarıyla oturur-kalkar.
3. Fenâ-i zâttır ki, mağrip ve maşrıkın iç içe olduğu bu matlaa ulaşan hakikat eri, zevkî ve hâlî olarak “Allah’tan başka hakikî hiçbir varlık olamaz.” der ve bütün kevn ü mekânları O’nun ilminin, haricî vücud nokta-i nazarından bir zuhuru ve “var” diyebileceğimiz her şeyi de O’nun “vücud” nurlarının tecellîsinden ibaret görür; görür ve her nefes alış-verişinde bu ruhanî zevk ve hâleti “Her şey Senden.” sözcükleriyle seslendirir.. seslendirirken de, O’nun varlığının ziya-i hakikatinde eriyip-gitmeyi ve fenâ bulmayı vücuda mazhariyetin gerçek bedeli sayar.