İçeriğe geç

Tasavvuf erbabına göre heyman, âşık u sâlikin, yol esnasında kalbini saran sürpriz tecellî ve ilâhî mevhibelerle, taaccüp, istihsan ve ruhanî zevklere dalıp kendinden geçmesi ve iradesine hâkim olamaması demektir. Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’da heymanla alâkalı açık bir beyan olmadığından, çoğu ehl-i hakikat, “dehşet” gibi onu da makamlardan herhangi bir makam görme yerine bir “hâl” ve televvün şeklinde anlamışlardır. Bazıları onu, وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقًا“Musa baygın olarak yere yıkıldı…”3 âyetiyle irtibatlandırmak istemişlerse de, vahyi telâki makamıyla, kendinden geçmenin birbirine uygun düşmediği açıktır. Bence, Tûr Hâdisesi’ne böyle bir yaklaşım yerine; celâlî tecellînin, bütün suret ve resimleri silip, hakikat-i mücerrede dalga boyunda zuhuruyla, biraz da Hazreti Museviyet’in gereği olarak duyulan bir hayret ve şuurlu bir dehşet demek daha uygun olur zannediyorum…

Heymanı da tıpkı dehşet gibi üç kategoride tahlil etmek mümkündür:

1. Yolculuğun ilk merhalelerinde, acz ü fakr, hisset ve değersizliğinin şuurunda olan sâlikin, kadrini, kıymetini çok aşkın ekstra lütuflara mazhar olunca, Hz. Eyyub gibi “Senin hiçbir lütfundan müstağni kalamam.”4 deyip, ilâhî tecellîlere sinesini açtıkça açarak “Daha yok mu?”mülâhazalarıyla köpürme mertebesidir ki, yoldakilerin ekserisinin, bu vadideki düşünce ve davranışlarını bu mertebeye ircâ etmek mümkündür.

2. Sâlikin, hâlihazırdaki hulûs ve istikbaldeki meziyetlerine avans mahiyetinde lütfedilen aşkın vâridât karşısında, yeni bir idrak, taze bir ruh ve gerilmiş bir irade ile, o esnada kapısı aralanan acaib ve garaibi derin bir temâşâ zevkiyle seyredip رَبَّنَۤا أَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا“Rabbimiz, nurumuzu (ikmal ve) itmam buyur!”5 diyerek, ciddî bir azim ve tam bir metafizik gerilimle, elde edilen mazhariyetlerin ötesine hâhiş duyma ruh hâletidir ve

34