Cem’ü’l-ilim; delil ve burhanlarla elde edilen ve mebdei itibarıyla seyr u sülûk-i ruhanî esnasında, mârifetin ilme’l-yakînden ayne’l-yakîne, ayne’l-yakînden de –mecazen dahi olsa– hakka’l-yakîne yükselen enfüsî bir ilim ve bir ilm-i ledün şeklinde anlaşılmıştır ki, istidlâl yolunda yürümenin neticelerindendir; ama, ne enfüsî ne de âfâkî delillerle ulaşılan gerçeklerin aynı değildir; tabiî tam gayrı da değildir; şart-ı âdi planındaki istidlâlle Cenâb-ı Hakk’ın, bir meyelândan ibaret olan cüz’î iradeye –tenasüb-i illiyet prensibiyle izah edilmese bile– hususî bir atâsıdır. Zaten, onun lütuflarıyla bizim irademiz arasında ne zaman bir tenasüp olmuştur ki..?
Cem’ü’l-vücud; sâlikin vicdanî ve hissî şuhûduyla, eşya ve hâdiselerin ne ile kâim olduğunun tam zuhur etmesi ve bütün varlığın vicdanî müşâhedede eriyip gitmesi, hatta cihetlerin bile tuz-buz olup yoklara karışması makamıdır ki, bu makama kadem basan gönül sultanları sadece ve sadece Hazreti Vücud veya Hazreti İlim’in şuaâtını duyar ve bütün varlığı da bu şuaâtın gel-gitlerinden ibaret sayarlar. Tecellî mazhariyete, zıll de asla karıştırılmadığı takdirde, böyle bir ufka erenler için her vadide acz ü fakrını müdrik yüz bin gedâ 7هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ der inler.
Dipnotlar
- 7 “O, Hay’dır. (Her zaman var olan, ezelî ve ebedî hayat sahibidir.) O Kayyum’dur. (Bizatihi var olup başkasına muhtaç olmayan ve her şeyin varlık ve bekâsı Kendisine muhtaç bulunandır.)” (Bakara sûresi, 2/255)