Tevhid mülâhazası içindeki bir sâlikin nazarında her şey, Hakk’ın ziya-i vücudunun gölgesi –bunlar kelime yetmezliğinden meydana gelen sakatât– cem’de gölgesinin gölgesi, cem’ü’l-cem’de ise, vicdanî olarak doğrudan doğruya “sübühât-ı vech”in şuaâtının hükmünü icra etmesi söz konusudur. Ayrıca bazıları, cem’ü’l-cem’den sonra; Hazretü’l-Cem diye bir üçüncü makamdan daha bahsederler ki, muhakkikîn bu makamı, farzlar üstü nafilelerle, bize bizden daha yakın olan Zât-ı Hakk’a yaklaşmanın bir unvanı saymışlardır. Bu seviyeyi ihraz eden sâlik, Hak’la bâki olduğunun şuuruna erer; her şeyi iç müşâhedeleriyle daha bir derince ve daha bir netçe temâşâ etmeye başlar; iç sezileriyle zâhirî havâssının önüne çıkar; ruhuyla duyar, basîretiyle görür, vicdanıyla değerlendirir ve keşfin araladığı kapı aralığından nazarî bilgilerinin gerçek yüzlerini müşâhede etme imkânını elde eder ki; bu mertebe 1هُوَ الْأَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ hakikatinin eksiksiz bir mazhar-ı tâmmı ve sâlikin de bir mir’ât-ı mücellâ hâline gelmesi noktasıdır. Böyle zirveler zirvesinde seyahat eden bir hak eri, istidat ve kabiliyeti ölçüsünde, ya bir Kutup Yıldızı gibi “seyir fillâh” der ve kendi etrafında döner, Hakk’a koşar durur ya da kalbiyle asıl yörüngesinde kalır ve kalıbıyla halk içinde olur.
Dipnotlar
- 1 “Evvel O’dur. Âhir O. Zâhir O’dur. Bâtın O.” (Hadîd sûresi, 57/3)