Demek oluyor ki, bu vazife evvelâ fert planında icra edilmeli, sonra da cemiyet ve devlet planında ele alınmalıdır. Hiç şüphesiz aydınlık bir topluluk nuranî insanların bir araya gelmesiyle teşekkül ve tekevvün eder. Böyle bir tekevvün ise, artık fertleri değil, kitleleri ve milletleri topluca kendine cezbeder. İşte, bu küllî hakikati en parlak bir biçimde izah ve ispat eden misallerden birisi Necaşî’nin Müslüman oluşu hâdisesi:
Necaşî, Habeş hükümdarıdır. Bir milletin başında ve o milleti temsil ederken kendisine dehalet edip sığınan bir avuç Müslümanı himayesine almış ve zamanla onların söz ve davranışlarından, hareket ve tavırlarından, nasiyelerinde ışıldayan nur ve sinelerinde çarpan imandan hakikate giden aydınlık yolu sezmiş ve derhal Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) teslim olmuştu. Bu o sarayda yapılan emr-i bi’l-mâruf’un bir semeresi olmakla beraber, o bir avuç topluluğu meydana getiren fertlerin, Necaşî’ye diyecekleri şeyleri, evvelâ kendi dünyalarına söylemiş olmalarının da bir neticesiydi. Başka bir ifadeyle, Necaşî’nin gözlerini kamaştıran, onların dudaklarından dökülen sözler olduğu kadar, bizzat kendi şahsiyetlerine sindirdikleri ve onların mânevî yanlarını teşkil eden faziletleriydi.
Necaşî’nin, Efendimiz’e yazdığı mektup, baştan sona edeple doludur. Daha sözünün başında: “Allah Resûlü’ne, Necaşî’den…” demesi yani, o günkü âdete göre, büyüklüğünü kabul ettiği şahsın ismini öne geçirmesi; mektubun muhtevası, hem onun ruhunda aniden nasıl bir mevcelenme meydana geldiğini göstermesi bakımından, hem de ifadelerdeki edep bakımından tekrar tekrar okunmaya değer bir metindir.