Evet, Müslüman bir başkasına ait tek lokmaya dahi el uzatamaz. Yanında yeryüzü dolusu altın olsa ve bütün bunlar bir başkasına aitse, ondan bir gram dahi istifade etmeyi düşünmez, düşünemez. Zira o, emniyet ve güven insanıdır. Zaten İslâm topluluğu, böyle fertlerden meydana gelmiş bir topluluktur. Böyle bir topluluktan hiç kimsenin endişe etmeye de hakkı yoktur. Yukarıdaki hadisin mefhum-u muhalifi de işaret etmektedir ki, kâfir, bir başkası onun elinden ve dilinden emin olmayan insandır. İnsanlık, bugün ilhadı temsil eden ne kadar insan varsa, onlardan hangi ölçüde endişe etse haklıdır. Çünkü bunların hiçbirinde tam emniyet hissi yoktur. Zaten tarihî hâdiseler de bunun canlı birer şahidi değil mi?
Hâlbuki Müslümanlık, kendi müntesiplerini faziletlerle donattığı içindir ki, Müslümanın ahlâk ve ruh yapısı, diğer insanlardan çok farklı olmaktadır; olmalıdır da. Zira onun içinde yaşadığı cemiyet, ahlâksızlığın her çeşidine karşı kapısını kapamış ve dinin münker kabul ettiği bütün çirkinliklere karşı bir tavır belirlemiş sayılır. Durum böyle olunca, Müslümanların meydana getirdikleri toplum veya milletler sefil arzuların kol gezdiği topluluklardan elbette çok ayrıdır ve her zaman çevrelerine burcu burcu bir lâhûtîlik neşrederler. Evet, evvelâ böyle olmak, sonra da bu oluşu başka yerlere taşımak, işte Müslümanın en birinci vazifesi..!