“Allah, iradesini iyiye kullananlardan kimin hidayetini murad ederse, onun kalbine açıklık bahşeder, kalbine inşirah verir, İslâmiyet’e karşı akıcı hâle getirir, gönlünde itminan yaratır ve o insanı huzura kavuşturur. İradesini kötüye kullananlardan da kimin dalâletini murad ederse, o insanın gönlünü göğe çıkıyormuş gibi dar kılar, sıkar ve kalaklar içinde çırpınır hâle getirir.”4
İnanmayan insanın sıkıntısı nasıldır? İşte bu hususu Kur’ân şöyle anlatıyor: كَأَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَۤاءِ“Sanki semaya doğru çıkıyor da, sesi soluğu kesilmiş ve havasız kalmış gibi göğsü sıkılıyor.”
Bu âyette bir teşbih görüyoruz. Müşebbehün bih (benzetilen)’in müşebbeh (benzeyen)’den daha açık olması lâzımdır. Biz havanın berraklığını anlatırken: “Merih’in atmosferi gibidir” dersek, karşımızdakine bir şey anlatmış olmayız. Muhatabımıza, bizzat anlatanın görmesiyle kesinlik kazanmış gerçeklerle bir şeyler anlatabiliriz.
Kur’ân bu âyetinde, kalb sıkıntısını bir şeye teşbih ediyor ve biz orada Kur’ân’ın ilmî bir kanuna parmak bastığını görüyoruz.
Burada Kur’ân üç hususa dikkati çekmektedir:
Birincisi:اَلسَّمَۤاء tabiri;
İkincisi:يَصَّعَّدُ kelimesinin karakteristik bir ifadesi ki, bu, bir zorlama, bir sıkıntı, bir bunalma mânâsını ifade etmektedir.
Üçüncüsü: Yukarıya doğru çıkarken, zorlamanın esasen cümlenin kendisinde bulunması hususudur.
On dört asır evvel, semaya doğru yükseldikçe oksijen nispetinin düşeceğini, yani, yukarıya doğru çıkarken insanın göğsünün sıkılacağını, sesinin, soluğunun kesileceğini kimse bilmiyordu. Bu gerçek, ancak yirminci asrın teknik imkânlarından faydalanmak, balonlar atmak ve uçaklarla gökyüzünde sefer tertip etmek suretiyle anlaşılır hâle gelmiştir.
Kur’ân-ı Kerim, inanmayan insanın göğsünün sıkıntısını anlatırken latîf bir teşbih yapıyor ve yukarıya doğru çıkıldıkça oksijen nispetinin azaldığını, kendine yakışır edasıyla on dört asır evvel anlatıyor.
Dipnotlar
- 4 En’âm sûresi, 6/125.