Hazret-i Üstad’a göre tabiat ve insanın mahiyeti, hem aldatan birer put, hem de san’atkârlarını ve sonsuz hakîkati gösteren sırlı birer menşurdur. Evet, rûhen hazırlıklı ve bakış zâviyesini yakalayabilmiş kimseler için, hem nakış nakış tabiat hem de bir billûr prizma olan insan yanıltmayan birer kitap, talâkatli birer hatip ve eşyanın perde arkasını aydınlatan birer ışık kaynağıdırlar. Üstad bu mülâhazasını: Benim otuz seneden beri iki tağutla mücadelem var: Biri insan, diğeri de âlemdir. Biri ene, diğeri de tabiattır. Birinci tağutu, gayr-i kasdî, gölgevârî bir âyine gibi gördüm. Bu tağutu, kasden ve bizzat ehemmiyet verip nazara alanlar, Nemrud ve Firavun olurlar. İkinci tağut ise, onu İlâhî bir san’at ve rahmânî bir sıbğa şeklinde gördüm. Ancak bu İlâhî san’ata, gaflet nazariyle bakıldığında tabiat zannedebilir ve maddiyûnca âdetâ bir ilâh olur. Maahazâ, o tabiat zannedilen şey İlâhî bir san’attır. Cenâb-ı Hakk’a hamd ve şükürler olsun ki, Kurân’ın feyziyle, mezkûr mücadelem her iki tağutun ölümü ve her iki sanemin kırılmasiyle netice buldu sözleriyle bir zafer neşîdesi şeklinde dile getirir ki, Nurlar’ın tekamül dönemi itibariyle Otuzuncu Söz’ün Birinci Maksad’ı ayrı bir enginlik ve zenginlikle yaklaşır bu sırlı mevzua.. ve yine, Külliyat’tan Yirmiüçüncü Lem’a, hem de her seviyedeki insanın anlayabileceği bir dille zîr ü zeber eder tabiatperestlik düşüncesini…