İçeriğe geç

İkincisi ise, tevcîh yönüdür ki, bu yön tamamen fertlere kazandırılan şuurla alâkalıdır ve İslâm dini, ferde cemiyet şuuru kazandırmakla tevcîhe bir şekil vermiştir. Bu ise hiçbir zaman dondurulup bir sınır ve tahdit altına alınmamıştır. Misallerini gördükçe bu husus daha bir aydınlık kazanacaktır.

Meselâ, yukarıda geçtiği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın insanlara bir taraftan mülk edinme hakkı verirken diğer taraftan da zekât vermeyi emretmesi birer teşrîdir ve bu teşrî hakkı, daha önceleri de ısrarla belirttiğimiz gibi, Cenâb-ı Hakk’a aittir. Fakat bir de meselenin tevcîh yönü vardır ki buna sınır getirmek mümkün değildir.

Bir toplum düşünün ki, fert cemiyetle tamamen bütünleşmiştir. O cemiyetin üye ve fertlerinden birisi bir ay aç kalsa, o da bir ay hiçbir şey yiyip içmemektedir. Birisinin başı ağrısa, onun da iştahı kaçmaktadır. Dahası o, insanların ebedî hayatları adına daima iki büklüm yaşamaktadır. Sancıdan kıvranmadığı bir anı yoktur. Hâlbuki Allah ona sadece zekât vermeyi emrettiği hâlde, o, iktiza ettiğinde bütün malını hatta sırtına giydiği son elbisesini vermektedir. İşte bu bir tevcîhtir ve kulun iradesine bırakılmıştır.

Denebilir ki, sahabe bütünüyle bu şuura ermişti. Hz. Ebû Bekir’in verme ufku buydu. Onun bu tevcîhini had ve sınır altına almanız mümkün değildir. Hz. Ömer aynı şekilde veriyordu. Hz. Ali, günlerdir aç olduğunu unutuyor ve yiyecek bir şeyler almaya çıktığı pazarda, kendisine el açan birisine neyi varsa veriyordu. Hz. Osman’ın cömertliği karşısında ise Allah Resûlü “Allahım, Osman’ın cömertliğinden utanır oldum!” diyordu.

240