İçeriğe geç

Hz. Ali döneminde İslâm devleti; toprakları, iktisadî gücü ve fert başına düşen gelir seviyesi bakımından bugünün süper devleti kabul edilen ABD’den daha iyi bir durumdaydı. Hz. Ali işte böyle bir devletin başında halifeydi ama, halkın en fakirlerindendi. İbn Alkame anlatıyor:

Hz. Ali halife iken bir gün ziyaretine gittim. Elindeki kuru ekmeği bayat bir süte bandırıp yemeye çalışıyordu. Kendisine, “Ey Mü’minlerin Emiri! Senin yemeğin bu mu?” dedim.

Gözleri doldu ve ağladı. “Vallahi, dedi, Allah Resûlü’nün yediği ekmek benim yediğimden daha kuruydu. Üzerine giydiği elbise de benim giydiğimden daha sert ve daha kabaydı. Ben, Allah Resûlü ne yaptıysa onu yapmaya çalışıyorum. Doğrusu ahirette O’na kavuşamamaktan çok korkarım.”

Soğuk bir kış günüydü. Üzerine giydiği elbise ise gayet incecikti ve Hz. Ali tir tir titriyordu. O, o gün koca bir devletin reisiydi.

Bir gün yanına bir sahabi yaklaşıp: “Yâ Ali, üzerine daha kalın bir şey giysene!” dedi. Halife az durdu ve sonra ona: “Ben, bana verilenle ancak bu kadarını alabiliyorum.” cevabını verdi.

Elbette Hz. Ali’nin o devrede yapmak istediği kuru bir zahitlik değildi. O, Emeviler eliyle bozulmaya yüz tutmuş bir hususa fiilî olarak karşı koyuyordu. Devlet idaresindekiler devletin malını çarçur edemezlerdi. Hz. Ali herkesi kendi yaşantısıyla istikamete zorluyor ve toplum içindeki umumî bozuluşu önlemeye çalışıyordu.

Eğer mülk Allah’a ait ise, o bu yönüyle de kıymetlidir. Dünyada tasarruf hakkı kime verilirse verilsin, mülke karşı daima saygılı davranmalı ve o mülk saçıp savrulmamalıdır.

Kur’ân bu hususa temas sadedinde şöyle buyurur:

247