Zira insanla diğer sistemler arasında çok ciddî bir münasebet vardır. Bütün cihana hâkim olup tasarrufta bulunmayan, bu münasebet ve irtibatı temin ve tesis edemez. Bunu temin ve tesis edemeyene de hakikî mânâda hâkim ve malik denemez.
Nasıl ki, insan bünyesinin herhangi bir uzvuna hâkim olmak için bütün vücuda hâkim olmak şarttır. Zira bütün uzuvlar arasında çok ciddî bir irtibat ve münasebet vardır. Ve vücudun bütününe hâkim olup tasarrufta bulunamayan, bir hücreye dahi hakikî mânâda hâkim olup tasarruf edemez. Öyle ise bütün kâinata malik olamayan insana dahi hakikî olarak malik olamaz.
Bu itibarla bizler, mal ve mülkümüzle beraber, her şeyin maliki olan Allah’a teslim oluyor ve O’nun malikiyetini bütünüyle kabul ve itiraf ediyor, O’na veriyoruz. Malikiyet O’nun olduğuna göre, teşrî hakkı da O’nundur…
Teşrî ve tevcîh hakkı, ferdin içtimaîleşmesi neticesinde ortaya çıkan bir durumdur. Bizim toplum yapımızda fert o kadar içtimaîleşmiştir ki, o kendi huzur ve saadetini, mutlak planda içinde yaşadığı cemiyetin huzur ve saadeti içinde görmektedir.
Bizde hemen her fertte şu düşünce hâkimdir: “Eğer içinde yaşadığım toplum huzurluysa ben de huzurluyum. Herkesin bağ ve bahçesine semadan dürr ü güher yağıyorsa, benim bahtıma da birkaç tane düşsün isterim. Eğer başkası mahrumsa benim nasip ve payımın olması da o kadar önemli değil. Ben, içinde yaşadığım cemiyet için varım. Başka türlü düşünürsem varlık gayemi unutmuş olurum.”