Kur’ân, bir taraftan insanları çalışmaya teşvik ederken, diğer taraftan mücerret çalışmanın her zaman faydalı olmayacağına da dikkat çekmektedir.
“Allah hiçbir nefse gücünün üstünde yük yüklemez. Yaptığı iyilikler onun lehinde, kötülükler ise aleyhindedir.”11
Öyle ise insan, çalışıp kazandığı şeylerde bir denge kurmalıdır ki kazandıkları hep lehinde olsun.
“Ey iman edenler! Alışverişin, dostluğun, şefaatin olmayacağı gün gelmeden önce, sizi rızıklandırdığımızdan hayra sarf edin. İnkâr edenler, zalimlerin ta kendileridir.”12
Kur’ân işte böyle bir muvazene ve denge kurmuştur. Allah Resûlü de, meselenin pratiğini evvelâ kendi nefsinde yaşamıştır; ardından da, kendisine neseben en yakın olanların bu dengeyi kurmalarını istemiştir.
Daha önceki bölümde Hz. Fatıma (radıyallâhu anhâ) ile ilgili bir misal vermiştik. Burada da yine onunla ilgili bir hususu arz ederek, konuyu aydınlatmaya çalışalım:
Hz. Fatıma Validemiz vefat ettiğinde yirmi beş yaşlarında var veya yoktu. Sanki onun dünyaya geliş gayesi kıyamete kadar gelecek bütün aktâp ve seyyidlere analık yapmaktı. O bir ‘Zehrâ’ idi; çiçek gibi açmış, tohumlarını bırakmış ve öyle gitmişti.
Evet, o çiçekten nice gül bahçeleri ve nice geçmeyen baharlar meydana gelecekti. O, Allah Resûlü’nün vefatından sonra geriye kalan, Efendimiz’in tek gönül meyvesiydi ve O’nunla ayrılıkları çok sürmemişti. Babasının vefatından altı ay sonra o da çok sevdiği babasının yanına göç etmişti.
Dipnotlar
- 11 Bakara sûresi, 2/286.
- 12 Bakara sûresi, 2/254.