İçeriğe geç

Biz, sulh için, selâmet-i umumî için sevgiyle coştuk; herkese “Selâmün Aleyküm – Allah’ın selâmı üzerinize olsun, selâm ve emniyette olun.” dedik. Gayretimiz boşa gitmedi; gitmedi ve daima selâm ve emniyet dileklerimize karşı, “Ve Aleyküm Selâm – Allah’ın selâmı sizin de üzerinize olsun.” ile mukabele gördük.

Bizler, dün öyle idik; bugün de huzurun bekçileri, sulhün habercileri ve şahitleriyiz. Bunu, mazimizde cihan çapında tahakkuk ettirmiş ve yeryüzünde karşılaştığımız herkese kardeş nazarıyla bakmıştık. Böyle bir muvazene ölçüsü ile zulüm ve tecavüzden kendimizi alıkoymakla kalmamış; insanlık çapında bunun yaygınlaşmasına da öncülük etmiştik.

Evet, bizler geçmişimiz itibarıyla her zaman ve her yerde bir muvazene (denge) unsuru olarak devreye girdik ve sulh-ü umumînin teminatçısı olduk. Dün böyle idik, hayat boyunca da böyle olacağız. Hatta ölürken bile böyle ölecek; Cennet’e girdiğimiz zaman, “Selâm size, hoş geldiniz. Ebedî kalmak üzere buraya girin!”17 iltifatını alacağımız ana kadar da böyle devam edeceğiz.

Aslında şu âyet-i kerime de bize böyle bir sonucu müjdelemektedir: “Rabbilerine karşı gelmekten sakınanlar, bölük bölük Cennet’e götürülürler. Kapıları daha önce açılmış bulunan Cennet’e vardıklarında onun bekçileri bu kimselere, ‘Selâm size, hoş geldiniz! Ebedî kalmak üzere buraya girin.’ derler.”18

Başka sistemler, hayatı devam ettiren düsturlardan biri olarak cidali, kavgayı esas alırken ve varlıklarının devamı için bunu vazgeçilmez bir kaide olarak kabul ederken, İslâm bunu teavün ve yardımlaşma esasına bağlamıştır ki; sulh-ü umumî için bundan daha mühim bir esas ve kaide olamaz.

228