İçeriğe geç

Üçüncü olarak da terkip şunu ifade etmektedir: Siz başkalarının beyanında tereddütlü olabilirsiniz; başkalarına eş, ortak isnat etme teşebbüsünde bulunabilirsiniz; ancak o kul bizim kulumuzsa ve onun ağzıyla biz konuşuyorsak, onun konuşan dili oluyorsak, değil onun tebliğ ettiği vahy-i metluv, gayr-i metluv beyanının benzerini getirmeniz dahi mümkün değildir.

فَأْتُوا بِ kelimesi “getirin” mânâsında emirdir. Melzumu zikredip lazımı murad gibidir. Yani teşebbüs, tahkik, araştırma, sonra misli, meseli, mesîli, kıyası, makîsi öğrenme, ondan sonra benzerini getirme mazmununu mutazammındır. Aslında bu, onlar için teklif-i mâlâ yutâk, yani güç yetirilemeyecek bir şeydi. Teklif-i mâlâ yutâk, yani birine, kudreti dahilinde olmayan bir şeyin emredilmesi, tamamen onun âcizliğini ortaya çıkarmak içindir ve altında bir istihza, bir tehekküm ve tahkir söz konusudur. Yani “Haydi getirin bakayım, getirin de göreyim.” demek gibi bir şeydir.

سُورَةٍ kelimesinde “sûre” başta da gördüğümüz gibi Kur’ân-ı Kerim’den bir bölüm, bir parça demektir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bir yerde “surlu sûre” tabirini kullanır.[2] Sûre ile ‘sur’un aynı kökten geldiğine daha önce değinmiştik. Burada bir belâgat nüktesi olarak şu husus ifade edilebilir: Siz Kur’ân’ın tahaddîsi karşısında bir tek sûrenin surlarını dahi aşıp ona erişemez, benzerini ortaya koyamazsınız. Yani bir sûreyi dahi fethedemezsiniz. Eğer fethetme bir hakikatin ortaya çıkması, bir kapalı şeyin açılması ise, اَللّٰهُمَّ افْتَحْ عَلَيْنَا حِكْمَتَكَ وَانْشُرْ عَلَيْنَا رَحْمَتَكَ “Allahım, bize hikmetinin kapılarını aç, rahmetini üzerimize saç.” duasıyla mü’minler için bir mânâda açılım olsa da, siz bu surlu sûreyi fethedip içine giremezsiniz, hâkim olamazsınız, yaptık diyemezsiniz.. gibi bir telmih de söz konusu olabilir.

494