İçeriğe geç

Üçüncüsü, “Seni kötüleyenin kendisidir ebter (soyu kesik).” ifadesiyle Kur’ân, erkek evlatları yaşamadığı için Efendimiz’e (aleyhissalâtü vesselâm) ebter diyerek tahkir eden zatın kendisinin akim kalacağını, soyunun kesileceğini, devam etmeyeceğini söylemek suretiyle istikbale dair verdiği gaybî haberle bir mucize sergiliyor. Hâlbuki nazirede, bu çirkin yakıştırmayı yapan Âs İbn Vâil’in akim kaldığına dair bir şey yok. Sadece رَجُلٌ فَاجِرٌ “Fâcir bir adam” deniyor. Kevser Sûresi’nde ise, o zatın sadece kâfirliği, fâcirliği değil aynı zamanda ebter olduğu da anlatılmak suretiyle mukabele-i bilmisil yapılıyor.

Derinlemesine bakıldığında daha pek çok tenakuz ve ifade eksiklikleri bulunabilir. Ancak bu misal ve kıyaslamalar, Kevser Sûresi’ne nazire olarak Müseylimetü’l-Kezzâb ve daha sonraki dönemlerde onun sözlerinin bazılarını değiştirmek suretiyle aynı hezeyanı deneyen mülhitler tarafından o kısa sûreye dahi nazire yapılamayacağını göstermesi açısından yeterlidir zannediyorum.

Aslında, Kur’ân-ı Kerim’e nazire yapılamayacağını o devrin edip ve beliğleri anladığı gibi daha sonrakiler de itiraf etme mecburiyetinde kalmışlardır. Öyle ki, Üstad’ın da bir iki yerde, Câhız’a izafe ederek tekrar ettiği gibi, “Muâraza-yı bi’l-hurûf mümkün olmadı, muharebe-yi bi’s-süyûfa mecbur oldular.”[7] Evet, eğer çok kısa ve rahat bir tarik olan kelimelerle mücadele imkânı olsaydı, onlar kılıçlarla mücadele ve muharebe yolunu seçmeyeceklerdi. Harfler ve kelimelerle mücadele imkânı olmadığı için muharebe yolunu tercih ettiler. Bu zor yolu seçmeleri gösteriyor ki, kolay yolda yürümek onlar için imkânsızdı. Bundan da anlaşılmaktadır ki, Kur’ân’ın o sehl-i mümteni, yani zâhiren insanın rahat anlayabileceği ve ilk bakışta benzeri yapılabilir gibi görünen ifadeleri, duru suların derinliklerini ketmetmeleri gibi bir sırrı ihtiva etmektedir.

* * *

503