Günahlara girme şartlarının bu kadar kolaylaştığı bir devirde bilmeden işlediğimiz hata ve günahlarımız elbette ki vardır. Ancak bize düşen şey, rahmet kapısından ve ilâhî dergâhın eşiğinden ayrılmama ve sebat etmedir. Burada, müsaadenizle kendi hislerime tercüman olması bakımından bir hâdiseyi nakletmek istiyorum: Çocukluğumda, koyunlarımızı bekleyen ve kapımızdan hiç ayrılmayan bir köpeğimiz vardı. Ben ondaki bu sadakate hayran olur, onunla oynar, boynuna sarılır ve ona sık sık yemek verirdim. -Meselenin hıfzıssıhha açısından münakaşasını yapacak değilim. Sadece bir hissimi anlatmak istiyorum-. Bendeki bu çocukluk hatırası, çok defa hatırıma gelir. Ve ellerimi açıp Rabb’ime niyazda bulunurken, o hâdiseyi bir ilinti hâlinde ümidimin yanında bulundurur ve “Rabbim, sadece sadakatinden dolayı nasıl ben o köpeğe bir dost muamelesi yaptımsa, Sen de Senin kapından ayrılmayan ve başkasına serfürû etmeyen şu kıtmîri affet ve bağışla!” derim.
Aynı şeyi şahs-ı mânevî adına söylemek de mümkündür. Bütün günah ve sürçmelerine rağmen, dine ve millete hizmeti vazife edinmiş mü’minlerin her bir ferdinin samimiyetle sürdürdüğü hayırlı bir faaliyet vardır ve işte onun hatırına Rabb-i Kerim’leri onları kapısından kovmayacaktır.
Biz kusurlarımızı kabul ve itiraf ediyoruz; ancak sonsuz rahmetinin gereği olarak da Cenâb-ı Hak’tan bu kusurlarımızın affını diliyoruz. Zaten bu itiraftır ki bir cihetle nedamet mânâsına tevbe sayılır. Ve Allah (celle celâluhu) böyle kalbten yapılan tevbeleri geriye çevirmez ve kabul buyurur.
Buraya kadar söylediklerimiz bir cihetten vâkıayı rapor mânâsını taşımaktadır. Şimdi de dikkat edilmesi gereken hususlar üzerinde bir nebze durmak istiyorum: