Günümüzde de bu türlü felaket ve helâketler vardır. Zaten asrın başında insanları iman ve Kur’ân hakikatlerine çağıran Büyük Ruh’a, ruhanî bir mecliste “Felaket ve helâket asrının adamı…”1 demişlerdi. Onun arkasında saf bağlayanlara da eğer bir gün İki Cihan Serveri seslenecek olsa, herhâlde “Gelin ey felaket ve helâket asrının nesilleri!” diyecektir. Zira, bütün dünyada çarşı, pazar, sokak, içtimaî ve ticarî hayat, aile, fert, cemiyet, bunları ayakta tutmayı vazife edinen mektep ve içtimaî hayatı meydana getiren bütün ünite ve kuruluşlar teker teker ele alınıp değerlendirilse ve haklarında bir hüküm verilmek istense denecek tek söz “perişan ve pek acınacak hâlde” olacaktır.
Nereye giderseniz gidiniz, üstünüze-başınıza günah adına bir şeyler bulaşmasına mâni olamazsınız. Ruhunuz birkaç defa örselenmeden, kalbî hayatınız sarsılmadan, toplum hayatının bir tarafından diğer bir tarafına geçmeniz imkânsızdır. Bugün Müslümanca yaşamak, alevden bir zemin üzerinde yürümek veya kandan irinden deryaları geçmek kadar zordur. İşte biz böyle bir felaket ve helâket asrının çocuklarıyız. Mahiyetimizde bulunan gizli hevesat, nefsanîlik ve cismanîlik akrep gibi kuyruğunu kaldırmış bizi sokmaya çalışıyor. Nefsimiz, heveslerimiz ve şehevânî duygularımız, içinde doğduğu, büyüdüğü vasat ve ortamdan sürekli besleniyor, güçleniyor. Böyle bir akrebin bizi sokup zehirlemesi her an muhtemeldir. Bütün bunları kabulle beraber, “mağrem itibarıyla mağnem” esaslarına göre durumumuzu değerlendiriyor, bunca zorlukların bize kazandıracağı avantajları düşünerek de teselli oluyor, hatta bir cihette seviniyoruz. Çünkü bu zorluğu atlatabildiğimiz zaman, kazancımız da o oranda büyük olacaktır. Şayet sahabe böyle zor şartları atlayarak yükseldiyse, günümüzün inanan insanlarının da aynı şekilde bir bahtiyarlığa ermeleri ilâhî rahmetten beklediğimiz neticelerdendir.
Dipnotlar
- 1 Bkz.: Bediüzzaman, Risale-i Nur Külliyatı s.2/2048. (Sünuhât-Tulûât)