Nebidir insanları temizleyen ve onları özlerine erdiren. Çünkü insanlar madenler gibi işlenmeye muhtaçtırlar. Belli bir potada erimelidirler ki, üzerlerindeki cürufu ve işe yaramayan kısmı atarak matlup keyfiyeti elde edebilsinler. İstenilen keyfiyet ise, hiç şüphesiz, Cenâb-ı Hakk’ın razı olduğu hüviyete kavuşmuş olmaktır. Bu hâle ermek ise, ancak nebilerin irşadıyla mümkün olabilecektir. Onların eritici ve erdirici potasına girmeden saf ve som altın veya gümüş hâline gelmek asla mümkün değildir.
Âyette dikkat çekilen bir husus da nebinin, Kitab’ı ve hikmeti öğretmesidir. Eğer ‘Kitap’tan maksat Kur’ân ise -ki öyledir- hikmet Kur’ân’dan başkadır. Zira aynı şeyin kendi üzerine atfedilmesi caiz değildir. Bundan da anlıyoruz ki hikmet, Efendimiz’in Sünnet-i Seniyyeleridir.
Nebi, bunların ötesinde bir de bizlere, o güne kadar bilmediklerimizi talim edecek ve öğretecektir. Bu hitap sadece o günün insanına inhisar ettirilemez. Demek ki kıyamete kadar gelen insanların nebiden öğrenecekleri çok şey olacaktır…
Şahsî hayat adına, kalb tasfiyesine giden yolları bizler, Allah Resûlü’nden öğreniyoruz. Bizler gibi bu vesile ile, O’nun tilmizleri arasında öyleleri yetişiyor ki, Hz. Ali gibi, “Gayb perdesi kalksa yakînimde bir artış olmayacak.”13 diyebilenler.. Şah-ı Geylânî gibi yerde iken gökteki esrarı sezenler.. Fudayl İbn İyaz, İbrahim Edhem, Bişr-i Hâfî gibi daha binler ve yüz binler… hep o büyük terbiyenin meyveleridirler. Eğer Efendimiz’den sonra peygamberlik mukadder olsaydı, bunların her biri İsrail peygamberleri döneminde olduğu gibi nübüvvet semasında pervaz edeceklerdi…
Dipnotlar
- 13 Aliyyü’l-Kârî, el-Esraru’l-merfûa s.286.