Tedebbür, tezekkür ve tefekkür yoluyla Allah’ı tanımaya çalışan bazı mütecessis ruhlar ve kemal erbabı ise, sürekli eşya ve hâdiseleri hallaç etmiş, kâinat kitabını okumuş, bu kitapla Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân arasında koordinasyonlar kurmuş ve bu iki kitabı sürekli birbirinin merceği, projektörü veya rasathanesi altında temâşâ etmeye çalışmışlardır.
Taklit Vadilerinde Yolunu Şaşıranlar
Bütün bunların dışında henüz surî ve şeklî yaşamaktan sıyrılamamış, taklidin esiri kullar vardır ki, bunların yol alması, mesafe katetmesi oldukça zordur. Atalarında gördüklerini taklit etmeleri açısından onların durumu, حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَۤاءَنَۤا “Atalarımızı ne yol üzerinde bulmuşsak, o bize yeter!”183 diyen kâfirlerin durumu gibidir. Bu hâlde bulunan bir insan ise kendi kendine “Acaba bir kilisenin haziresinde neş’et etmiş olsaydım, akıl, mantık ve muhakememi kullanarak şu hâlihazırdaki yarım yamalak Müslümanlığı elde edebilir miydim?” diye sorması gerekir. Gerçi Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin enginliğine bağlanarak taklidî imanın da makbul olduğunu; yani atalarında gördüğünden dolayı “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” diyen, babası gittiği için onun yanında camiye giden, Ramazan ayında babaannesi oruç tuttuğu için oruç tutan insanların da kurtulacağını söylemişlerdir.184