Enes, O’ndan kalan mestleri göğsüne bastırırken, biri kapıverir diye ödü kopuyordu. Şam’da, mü’minlerin emîri Muaviye’nin, birisinde Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait bir cübbe bulunduğunu duyunca o cübbeyi almak için o kişinin ağırlığınca altın teklif etmesi tabiî değil miydi? O’nun matarasını bile senelerce muhafaza ettiler. Oku, yayı ve daha bazı hatıraları bugün hâlâ Topkapı Sarayı’nda gözlerimize neş’e ve sevinç salıyor. Yavuz, getirip Topkapı Sarayı’na yerleştirdiği o mukaddes emanetlerin başında, bir lâhza ara vermeden gece gündüz Kur’ân okuttu ve bu müstahsen âdet, yakın tarihe kadar da devam etti ki, bunu içimizdeki yaşlılar çok iyi bilirler. Yedi değil, belki yetmiş düvele hükmeden ve üç kıt’ada hükümran olan Devlet-i Osmaniye’nin sultanı Sultan Ahmed, O’nun mübarek ayağının bastığı çamur kalıbını tacına sorguç yapmayı düşünüyor ve: “N’ola tâcım gibi başımda gezdirsem kadem-i pâkini” diyerek tebcilde bulunuyordu.
Şimdi, asırlarca sonra gelenler O’nun mübarek hatıralarına böyle saygı gösterir de, O’nunla birlikte yaşamış sahabe-i kiram, O’na hiç hürmetsizlik eder mi? Asla! Kaldı ki, hatıra dediğimiz şeylerden hiçbirinin, mü’minin hayatı noktasında sünnetin bir meselesine denk olamayacağı açıktır. O’nun hatıraları böyle korunur ve temcid edilirken, hadisleri, sünneti elbette daha bir dikkatle korunacaktı ve öyle de oldu.