İçeriğe geç

Onlar, Allah Resûlü’nü baştan çıkaracakları zan ve zehâbına kapılarak çocukça bir maceraya girmişlerdi. Vahyin ve nübüvvetin ne demek olduğunu bilmeyen bu nâdanlar, kendi kendilerince kurdukları hayal ürünü senaryolarla, bu kadar insanların hidayetine ve İslâm dinine girmelerine arzu ve istekli olan bir insanın, elbette bizim İslâm’a girmemizle alâkalı bu teklifimize de “Hayır!” demez ve hidayetimiz hatırına, bizi bir kısım sorumluluklardan muaf tutar kuruntusuna kapılmışlardı.

Bu onlara ait bir beklenti idi. Allah Resûlü’ne gelince O’nun aklından değil hayalinden dahi böyle bir taviz geçmemişti ve geçmezdi de. Din, bir bütündür. Onu bölüp parçalamak, sonra ona yine din demek mümkün değildir. Efendimiz, nübüvvetinin ilk günü kendisini dinleyenlere ne dediyse, son günü de aynı şeyi söylemiştir. O bir istikamet insanıdır. İslâm da zaten, insanları istikamete sevk etmek için gelmiştir. Onda tenakuz ve birbirini yıkan hükümlerin bulunması düşünülemez! Böyle bir düşüncenin, ilimle, mantıkla uzaktan yakından alâkası yoktur.

Böyle bir teklifi değil Efendimiz, Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) dahi kabul etmemiş ve irtidat hâdiselerinde; namaz kılarız, fakat zekât vermeyiz diyenlere harp ilan etmiştir.681 Demek oluyor ki, bu âyette Efendimiz’e hata adına isnat edilen hiçbir şey yoktur. Âyette anlatılan, kendini bilmez bir kısım insanların, Allah Resûlü’yle, uzaktan yakından alâkası olmayan, kendi düşünce ve kendi kuruntularıdır. Efendimiz ise, onların bu düşüncelerinden münezzeh ve müberradır.

İkinci âyette ise: وَلَوْلَۤا أَنْ ثَبَّتْنَاكَ لَقَدْ كِدْتَ تَرْكَنُ إِلَيْهِمْ شَيْئًا قَلِيلًا denilmektedir. Bunun mânâsı şudur: “Eğer Biz seni yüce ve yüksek dağlar gibi tespit etmeseydik, evet, aynen o dağlar gibi, hakikatin içine bu kadar gömülü bulunmasaydın, az da olsa bunlara meyledebilirdin.”682

539