İçeriğe geç

Mevlâna’nın cevabı müthiştir: “Bu iki söz dahi, Efendimiz’in, Beyazid’den ne kadar büyük olduğunu gösterir. Allah Resûlü’nde öyle bir gönül ve mârifet havzı vardı ki âdeta okyanuslar gibiydi. Nasıl okyanuslar bir türlü dolmak ve doymak bilmezler. O’nun gönlü de öyle. Hâlbuki Beyazid’in gönlü ibrik gibiydi ve hemen dolup taşmıştı.” Mevlâna bu cevabı verdiğinde, sokakta oynayan bir çocuktur. Ve İbn Arabî ondaki derinliği ta o zaman sezmiştir…

Hz. İbrahim (aleyhisselâm) da, doyma bilmeyen bir insandı. Binaenaleyh, onun talebi, şekkin, tereddütün, şüphenin ifadesi değil, belki هَلْ مِنْ مَزِيدٍ yolunun yolcusu olarak, “Daha yok mu Allahım, ver bana, mârifet adına ne varsa.” diyordu. Onun içindir ki, Efendimiz, Buhârî ve Müslim’in rivayet ettiği bir hadislerinde şöyle buyururlar: نَحْنُ أَحَقُّ بِالشَّكِّ مِنْ إِبْرَاهِيمَ“Eğer Hz. İbrahim’inki şek ise, o şek, ondan çok bizim hakkımızdır.”587 Yani eğer bizde, ölülerin dirileceğine dair şek ve şüphe yoksa –ki yoktur– öyleyse Hz. İbrahim’de evleviyetle yoktur.

Hz. İbrahim’in Üç Târizi

Hz. İbrahim’in (aleyhisselâm) ismetini anlatırken, ona isnat edilen üç yalandan daha doğrusu üç târizden de bahsetmek uygun olacaktır. Çünkü konumuz, umumî mânâda peygamberlerin masumiyetidir. Oysaki yalan büyük bir günahtır. Dolayısıyla bir peygamberin yalan söylemesi, onun ismetine ve güvenilirliğine zıttır. Evet “Yalan bir lafz-ı kâfirdir.” ve imanla meşbu sinelerde barınmaz.

Bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz: “İbrahim bütün hayatı boyunca üç kezibde bulundu.” buyururlar.588 Buradaki “kezib”, yalan mânâsına değil, “târiz” mânâsınadır. Evet, bu mânâyı, lügat açısından söylememiz tekellüflü görülebilir. Ancak, neticede anlatılmak istenen mânâ bakımından yerindedir. Nitekim, mevzuu izah esnasında bu husus açıkça görülecektir.

483