İçeriğe geç

Hazreti Enes ve Ebû Hüreyre (radıyallâhu anhümâ) gibi bazı sahabe-i kiram, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait şeyleri naklederken niçin ve nedenini sormazlar, herhangi bir hüküm çıkarmaya kendilerini selâhiyetli görmezler, Efendimiz’den ne duydularsa onu aynıyla uygular ve naklederlerdi. Buna rağmen dev müfessir Zemahşerî bile Kur’ân’ı Ebû Hüreyre kadar anlamamıştır. Çünkü Kur’ân nâzil olduğu zaman o devrin kendine göre bir kısım tabiratı vardı. Buna idyum da denebilir. Kur’ân bunları nazara alarak nâzil olmuştu ki, o devirde bunlar çok iyi biliniyordu. Ancak zamanla dil değişime uğradı. Kur’ân’ın nâzil olduğu devirdeki tabirat ve idyumlar karma karışık oldu. Öyleyse biz Kur’ân’ı anlarken, sahabenin anlayışına müracaat etme mecburiyetindeyiz. Çünkü Kur’ân konuşurken yani Kur’ân lisanıyla Allah ve Resûlü konuşurken aradaki kelimelerin hangi mânâlara geldiğini en iyi o devrin insanı bilir. Bu yüzden Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma, sahabenin anlayışına ve onun terminolojisine yükselme ile olacaktır. Onu kavramadan bu mevzuda bir şey anlamak da, anlatmak da mümkün değildir.

114