Bir tefsir müzakeresi ve mütalâası esnasında bir vesileyle arkadaşlarıma şu hissiyatımı ifade etmiştim: Ben fakir, Selimiye Camii gibi bir şaheserin önünden pek çok defa geçtim. Selimiye, Osmanlı devrinde mimari sanat anlayışının ve fiilen bir sanat meydana getirmenin doruk noktaya ulaştığı dönemde yapılmış bir eserdir. Ancak Mimar Sinan’ın sanattaki faikiyetini tespit etme ve sanatın onun ruh ve dimağında bir şehrah hâline gelmesini anlama benim için müyesser ve mukadder değildi. Başka bir zaman az çok sanat ve mimariden anlayan biriyle oradan geçerken, onun sütununa ait bir noktayı, minareye kondurduğu bir keyfiyeti, kubbede göstermek istediği bir harikulâdeliği, kubbenin çapında ve yüksekliğinde düşündüğü hususları anlattıkça, ancak işte o zaman benim kafamda da mimari açıdan bazı fikirler oluşmaya başladı. Ondan sonra ben, ağızdan dolma bir tüfek gibi, arkadaşımdan öğrendiğim şeylerle Mimar Sinan’ı kendi sanatında takdir etmeye başladım. Şayet bende böyle bir dış kurcalama olmasaydı, ne Sinan’ı ne de Selimiye’yi anlayacaktım. Ben Sinan’ı, bana mimari mevzuunda bir malumat verilmesiyle ve sonra mimarinin orada oynayan çizgilerinden fikren ve zihnen elimden tutulup gezdirilmemle, yani mimaride bir rehber ve tarif edici vesilesiyle anladım.
Mesela Mozart’ın piyano konçertosu, avam bir insana hiçbir şey ifade etmeyebilir. Ancak musikişinas bir insan, ondan pek çok şey anlar; anlar ve hislenip onu büyük bir ruh coşkunluğuyla dinleyerek kendinden geçer. Belki bazıları bu adamın hâline gülebilir ama haddizatında o husus bir irfan meselesidir.