İnsanlar, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) herhangi bir şeyi daha iyi bilemez; bilebileceği düşüncesini biz şiddetle reddederiz. Fakat inkişaf etmemiş bir şeyle inkişaf etmiş bir şeyi birbirinden ayırmak ilmin gereğidir. Öyle ise deriz ki tıbba, koruyucu hekimliğe, hastalıklara ve şifalarına ait bir kısım meseleler nüveler hâlinde Kur’ân-ı Kerim’de vardır. Ancak bunlar sadece düşündürücü ve araştırmaya sevk edici çekirdekler mahiyetindedir. Bunların inkişafları, çalışa çalışa hususiyle asrımızda bilgisayarlarla, ilim ve teknik mevzuunda meydana gelmiş âlât ü edevatla daha iyi meydana çıkarılacak ve bütün açıklığıyla görülecektir. İşte bunu sahabe görmemiş olabilir.
Soruda bir de الْعِلْمُ عِلْمَانِ: عِلْمُ الْأَدْيَانِ وَعِلْمُ الْأَبْدَانِ sözünden hareketle Kur’ân’da tıbbın ele alınmayışının hikmeti soruluyor. İmam Şafiî’ye isnat edilen76 bu söz, “İlim iki türlüdür. Birincisi ilm-i edyân (dinî, dünyevî ve uhrevî hayatımızı tanzim eden ilimler), ikincisi de ilm-i ebdân (beden sahasıyla ilgili ilimler).” mânâsına gelir. Kur’ân-ı Kerim’de, az önce de ifade ettiğimiz gibi, tıp ilmi ele alınmamış değildir. Tıp, inkişafı ileride beşerin idrak, irade ve anlayışına bırakılarak çekirdekler hâlinde ele alınmıştır.