Bazı talebeler arasında Allah’ı (celle celâluhu) inkâr etme meselesi öyle kök salmış ki, bunun farkında olmayan yakın-uzak çevre, dini adına tamamen yaya durumunda. Evet, biz kendi meselelerimize karşı çok yabancı bulunuyoruz. Her dindar vatandaş, kendi meselelerini başkasına anlatıp inandıracak kadar bu mevzuda bilgi sahibi olma mecburiyetindedir. Her Müslüman’ın, karşısına çıkacak her şahsı en azından ilzam etmesi, başkalarının akidesinin sarsıntıya maruz kaldığı anda onlara destek ve payanda olması elzemdir. Evet, Müslümanlığı yeni tadan, tanıyan ve neşvesine eren kimseye denilecek şey, her şeyden önce, inanması gereken meseleleri başkalarına rahatlıkla intikal ettirebilecek seviyeyi kazanma olmalıdır.
Müslümanlığı amelî olarak yaşama, kalbde iman nurunun belirmesi daha ziyade insanın inandıklarını yaşamasına bağlıdır. Zât’ına uygun olarak Allah’ın bilinmesi büyük ölçüde insanın ameli sayesinde gerçekleşir. Kant’ın bu meseleyi böyle anlayıp anlamadığını bilmem ama o, nazarî akılla Allah’ın bilinemeyeceği kanaatindedir. “Allah ancak amelî akılla bilinebilir.” der. Ben –emin olmamakla beraber– onun bu sözünü bu şekilde te’vil ediyorum. Gerçekten Allah’a iman meselesi, insanın kalbinde ancak amel sayesinde tamamiyetle belirir ve imanın ruhuna ancak amel sayesinde erilebilir. Yoksa nazarî malumatla o ulvî hakikate ve ufka ulaşılamaz. Evet insan, kalbiyle ve ameliyle öyle noktaya ulaşır ki, orada en büyük beşerî kitapları dahi arkaya atma mecburiyetini duyar. Bu noktada tam irfana erebilmek, insanların fikir mahsulleri olan kitapların dedikodusunu bırakmaya bağlıdır. Bu da, gönlün duyuşu, letâifin inkişafı, insanın fikren ve hayalen belli bir ufka ulaşıp mest ve sermest olması demektir. Amel, çok mühimdir. Bu ehemmiyetinden dolayı Allah Resûlü (aleyhi ekmeluttehiyyâtu vesselâm), “Allah sizin cisimlerinize ve suretlerinize değil, kalblerinize ve amellerinize bakar.”49 buyuruyor.