3. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) nâzil olduğu zaman zarfında, her nâzil olan âyete tam inanılıyordu. Kur’ân’da nübüvvet veya ulûhiyete dair bir hakikati anlatan bir âyet geldiğinde mü’minler hemen ona inanıyorlardı. Şöyle ki, o günkü mü’minler, mesela Bakara Sûre-i Celîlesinin başındaki gayba iman ve namazı dosdoğru ikameyle alâkalı âyetlere hemen inanıyor ve onun gereğini yapıyordu. Daha sonra Cenab-ı Allah onlara başka şeyler öğretiyor ve iman hakikatleri adına pek çok şeyi tafsilen anlatıyordu. İmanı derinleştirecek ve ona farklı bir buud katacak olan her âyet geldikçe bu yeni şeylere de iman telkin ediliyordu. Bu mânâda âyette, “Önceden gelenlere inandınız, bundan sonra gelenlere de iman edin.” denilmektedir. Bu da meselenin ayrı bir yönünü ifade eder.
4. Konuyu tasavvufî bir yaklaşımla ele alacak olursak anlam biraz daha derinleşir. İnsan, deliller muvacehesinde mecbur olur ve iman etme mecburiyetinde kalır. Bu durumda âyet, “Ey delillerle iman eden kimseler! İşi ilme’l-yakîn mertebesinden ayne’l-yakîn mertebesine yükseltin ve o seviyede iman edin. Ey ayne’l-yakîn mertebesinde iman edenler! Siz mertebenizi hakka’l-yakîn seviyesine çıkarın, enfüsî olarak içinize doğru daha fazla derinleşin ve Allah’ın (celle celâluhu) istediği mânâda iman edin. Ey hakka’l-yakîn mertebesinde olanlar! Bu mertebenin en âli seviyesi olan bütün ilim ve fenlerin ifâza ettiği ufuktan sonra irfanı sadece O’ndan isteyin, O’na, O’nun tarifleri içinde inanma ve doğrudan doğruya O’nun talimlerine bağlı kalma konumuna gelip, öyle iman edin.” gibi mânâları ifade eder.