İçeriğe geç

Ulûhiyet anlayışı, Mekke’deki müşrikler arasında da vardı. Ama bu, içine şirk karışmış bir anlayıştı. Zaten Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) babasının ismi de Abdullah’tır (Allah’ın kulu). Allah’a inanan bu insanlar, putları, Allah nezdinde şefaatçi olarak kabul ediyorlardı. Efendimiz, Husayn’la konuşurken, putların âcizliğini de gösteren sorular sormuştu. Malı helâk olduğunda veya kendisine bir zarar isabet ettiği zaman kime ellerini açtığını sormuş, o da bütün putlara hâkim olan gökteki ilâhı işaret etmişti.149 Onlara putların ne mânâya geldiği sorulunca da âyetteki ifadeyle “Biz onlara sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.”150 diyorlardı. Bundan da anlaşılıyor ki, cahiliye devrinde tevhid akidesi ve ulûhiyet anlayışı tamamen silinip gitmiş olmasına rağmen derinleştikçe orada da bir peygamberin sesi, soluğu duyuluyordu. Ne var ki biz, Arap yarımadası ve civarında gelen peygamberlerin –üçünde ihtilaf olmak üzere– sadece yirmi sekiz tanesini biliyoruz. Sair coğrafyalarda gelen peygamberler mevzuunda ise hiçbir malumata sahip değiliz ve bu konuda ancak ihtimaller üzerinden fikir yürütebiliriz.

Hindistan, dinlerin bol olduğu bir yerdir. Dil gibi din de Hindistan’da Sanskritçedir âdeta. Orada bin çeşit din vardır ve çeşitli mezheplere ayrılmış bu dinlerin en başında Budizm, Brahmanizm gibi dinler gelir. Buda, kendisini bir peygamber olarak görür ama Nirvana’ya (her şeyin yokluğa gidip dayanması) inanır. Bu, Brahman’ın tenâsüh (reenkarnasyon) akidesine karşı bir dirsek dayamadır. Belki bunlar da Hazreti Mesih (aleyhisselâm) gibi hak bir dinle gelmişti de sonradan değişikliğe uğradı. Bu konuda elimizde bir bilgi yok. Sokrates de bulunduğu yere göre böyle düşünülebilir. Zira, yaşadığı zaman ve bölgede felsefe çok ilerideydi.

208