İçeriğe geç

Yukarıdaki âyet, Hz. Zekeriya’nın çoluk çocuk, yakın akraba ve yardımcıdan mahrum olma endişesi, dinî ve dünyevî işlerinde kendisine halef olabilecek birini henüz görememe ve bilememe endişesidir. Onun için duasının Âl-i İmrân’daki ifadesiyle: قَالَ رَبِّ هَبْ ل۪ي مِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً“Yâ Rab, nezdinden bana tertemiz bir zürriyet ver.”2 Enbiyâ sûresindeki şekliyle de: رَبِّ لَا تَذَرْن۪ي فَرْدًا وَأَنْتَ خَيْرُ الْوَارِث۪ينَ“Rabbim, beni yalnız bırakma, Sen vârislerin en hayırlısısın.”3 diyerek kendi sulbünden bir temsilci talebinde bulunmuştur ki, bu ona hem nübüvvet mesleğinde hem de Yakup hanedanını temsilde mirasçı olacaktır.

Zaten Hz. Muhbir-i Sadık’ın إِنَّا مَعْشَرَ مَعْشَرَ الْأَنْبِيَاءِ لَا نُورَثُ مَا تَرَكْنَاهُ صَدَقَةٌ“Biz peygamberler topluluğu miras bırakmayız. Bizim geride bıraktıklarımız sadakadır.”4 fehvâsınca nebilerin ne kendileri adına ne de evlâtları ya da yakınları adına miras kaygısı taşımaları söz konusu değildir.

Bu itibarla buradaki talep, dava-yı nübüvvete mirasçı talebidir ve onu da Hz. Hayru’l-Vârisîn önce duayı kabul buyurup ihsan etmiş; hem de Kendi ihsanını tam hissettirmek için izzet ve azametine yaşlı bir erkekle âkır bir kadını perde yaparak ihsan etmiş; sonra da hakikî mirasçı Kendi olduğunu ihtar sadedinde onu farklı ve istisnaî bir yolla verdiği gibi farklı bir yolla da geri istemiştir.

فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجَابًا فَأَرْسَلْنَۤا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا

“Meryem, onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, Biz ona ruhumuzu gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü.”

(Meryem sûresi, 19/17)

202