İçeriğe geç

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

وَإِذَۤا أَرَدْنَۤا أَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَف۪يهَا فَفَسَقُوا ف۪يهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْم۪يرًا

“Biz bir beldeyi helâk etmek istediğimizde, onların şımarık sınıfına emrederiz ve onlar kötülük işleyip yoldan çıkarlar. Böylece o ülkeye (azap edeceğimiz hakkındaki) söz(ümüz) hak olur, biz de orayı darmadağın ederiz.”59

Yani, Biz bir beldeyi veya bir medeniyeti helâk etmek istediğimizde, sefih ve ayak takımını, hatta onların içlerindeki en zalimleri onların başlarına musallat ederiz. Ağızlarındaki lokmayı alır, yer ve onlara sefaletin en acısını tattırırlar. Onlar da her türlü mezellete alışmış insanlar olarak yine onları başlarında görmek isterler. Sözde onları iradeleriyle seçip başlarına geçirmişlerdir. Ama acaba gerçekten öyle midir?

Mütrefîn, ruhta, mânâda ayak takımıdır. Ama başlara taç edilmiş ayak takımıdır ve onların başa geçmeleri, idareyi ele almaları sebebiyle sefahat onların, sefalet de milletin değişmeyen kaderi olmuştur. İşte bu mütrefîn sınıfı, halkı iğfal edip yoldan çıkarmışlardır. Durum bu kerteye gelince de o millet veya medeniyetin sonu gelmiş demektir.

Görülüyor ki, burada verilen emir, tekvînî emirdir. Yoksa şer’î emir değildir. Zira Cenâb-ı Hak hiçbir zaman emr-i teşriî ile mütrefîne günah işlemelerini emretmez.

إِنَّ اللّٰهَ لَا يَأْمُرُ بِالْفَحْشَۤاءِۘ

“Allah fuhşiyatı emretmez.”60 âyeti bunun en açık delilidir. Her iki âyetin birbiriyle olan telifi ise, birinin emr-i şer’î, diğerinin ise emr-i tekvînî olması keyfiyetinde gizlidir.

إِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْۘ

“Bir kavim kendini değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez.”61 mealindeki âyet nasıl tekvînî bir kanunu söylüyorsa, söz konusu ettiğimiz âyet de aynı şekilde tekvînî bir emri dile getirmektedir.

88