Öyleyse, hâlis bir mü’min, ellerini açtığında –meselâ– sıhhat ve afiyet istese, hemen onu kurbet niyazıyla taçlandırmalıdır; yoksa, yanlış tercihte bulunmuş olur. Bir dava adamı, falan ülkede iki-üç yüz tane okul açılmasını ve hepsinde kendi değerlerinin gürül gürül seslendirilmesini dileyebilir; bu, yadırganacak bir talep olmadığı gibi, Cenâb-ı Hakk’ın rızasına da muhalif değildir. Hatta bu istek, onu dillendiren insanın belli bir ufku tuttuğunun da emaresidir. Ne var ki, o meselede nefsin de bir payı bulunabileceğinden dolayı, sadece o rağbetle iktifa etmek ve zımnen de olsa onu daha engin bir mârifete erme istirhamının önüne geçirmek yine bir çeşit aldanmışlıktır. Evet, Allah’ın rızasını tahsil hususunda i’lâ-yı kelimetullahtan daha üstün bir vesile yoktur; fakat, bu yüce vesile bile, Rabb-i Rahim’e daha yakın olma isteğinin, O’nu görüyormuş ya da en azından O’nun tarafından görülüyormuş gibi yaşayacak kıvamı bulma arzusunun ve O’na kavuşma iştiyakıyla dolma emelinin yerine konmamalıdır.
Bu açıdan, bir mü’min, bütün cihanın anahtarlarını elde etme imkânına sahip olduğu bir yolda yürüse dahi, şayet “Allahım içimi haşyet hissiyle öyle doldur ki, her an Seni görüyormuş gibi olayım!” mülâhazasına bağlı adımlar atmıyor ve sürekli Cenâb-ı Hak’la irtibatının kavî olması için yakarmıyorsa, gaflete dalmış ve tercih hatası yapmış sayılır.
Hak nezdinde insana talebinin kıymetine göre değer biçilir; insan, peşine düştüğü gaye ölçüsünde daha üst mertebelere yükseltilir. Kimisi mala, mülke, bağa, bahçeye; kimisi makama, mansıba, şöhrete, pâyeye; kimisi keşfe, kerâmete, zevke ve hâle.. kimisi de doğrudan doğruya meâliye tâliptir. Ne ki, iman, mârifet, muhabbet, aşk ve iştiyakın değerler hanesinde doldurduğu yerleri başka hiçbir matlubun karşılaması mümkün değildir.