Hiçbirimiz nefsimizi yerden yere vurmak suretiyle, bir mânâda onun ağzını, burnunu, gözünü kırarak tezkiye-yi nefs etmiş değiliz. Evet, hiçbirimiz müzekka değiliz. Bu sebeple iyi şeyler yaptığımızı zannettiğimiz aynı anda rıza-yı ilâhiye zıt tavır ve davranışlar içine girebiliriz. Meselâ bir şahıs cami kürsülerinde bağırıp çağırırken, gırtlak ağalığı yaparken kendisini “dine hizmet ediyor, insanları rüşde, hidayete davet ediyor” gibi zannedebilir. Ancak asıl önemli olan, yapılan bu amelde ne ölçüde murad-ı ilâhînin gözetildiğidir. Eğer o şahıs, “Benim konuşmamla gönüllerde heyecan oluştu; benim sözüm-sazım bunları etkiledi; benim hitabım neticesinde bu insanlar ekin gibi yerlere yatıp başaklar gibi buğday vermeye başladılar..” gibi mülâhazaların öşrünü bile aklından geçirse, o insan Arş’ın yanında kendini Allah’ın yerine koyuyor, “tevhid, tevhid” dediği aynı anda şirk bataklığına yuvarlanıp gidiyor demektir. Evet, mesele bu ölçüde ciddidir. O sebeple insanlara hitap etme makamında olan bir kişinin aklından, böyle bir mülâhaza geçtiği esnada kanaatimce yapması gereken; “Kusura bakmayın kardeşlerim, burası sözün bittiği yerdir.” deyip kürsüden aşağı inmesidir. Çünkü böyle bir kişi kendini nefyedip ortadan kaldırmamış, ortadan kaldırıp nefsini yok etmek suretiyle O’nun varlığını ispat etmemişse, bilmesi gerekir ki, hak ve hakikati ikame yerine, kendi nefis putunu dikmeye çalışıyor, söylediği her sözle nefis heykeline bir taş daha yerleştirme çabası içinde bulunuyor demektir.