Evet, bir mü’min olarak bizim her tavır ve davranışımızda mutlaka Cenâb-ı Hakk’ın muradını araştırmamız gerekir. Çünkü Allah, kendisinin murad edilmesini ister. Meseleyi tasavvufî ifadesiyle ele alacak olursak; siz Allah’ı murad hâline getirecek olursanız, siz de Allah’ın muradı hâline gelmiş olursunuz. Siz mürid olursanız –Allah için o tabirin kullanılıp kullanılmayacağını tam olarak bilemiyorum– Allah da sizin mürîdiniz, yani sizi irade buyuran olur. Siz hep Allah’a bakarsanız, Allah da (celle celâluhu), âdeta bir mercek gibi varlığa sizinle bakar, sizin tavır ve davranışlarınıza göre mahlukata muamelede bulunur. Allah’ın icraat-ı sübhaniyesine tasavvufî ifadeyle muamele denir. İnsanın O’nunla muamelesine ise, aşk u alâka veya ubûdiyet denir. Bu açıdan insan, Allah nezdinde murad olmayı, meleklerin ve Cennet ehlinin muradı hâline gelmeyi istiyorsa ağyarı kafasından silip atmalı, her şeyde bir yönüyle hep O’nu görmeli; Allah’ı murad olarak düşünüp her hâl ve davranışında O’nun rıza ve hoşnutluğunu yakın takibe almalıdır. Yaptığı işin, içinde bulunduğu hâlin, murad-ı ilâhî istikametinde olmadığını az buçuk gördüğü, sezip hissettiği durumlarda ise, hemen o işten vazgeçmeli, o hâlden sıyrılmalıdır.
Hâsılı, ister açık kurallara bağlı objektif mükellefiyet sahasında, isterse herkesin kendi ufku itibarıyla sübjektif disiplinler çerçevesinde; tavır ve davranışlarda, arzu ve isteklerde, talep ve tercihlerde, niyet ve tasavvurlarda… hep Allah’ın muradı araştırılıp onun takibi yapılmalıdır.